erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri

erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri

 otelde kalma fikri bana kendimi iyi hissettirdi. Duş yaptım, giysilerimi değiştirdim, önemli bir havaya bürünerek otelden çıktım, yandaki tertemiz restorana girdim. Başgarsonlardan biri hızla geldi, eğildi, beni masaya oturttu, Fransızca bir şeyler söyledi. Anlamadığımı fark edince içki ister miyim diye Arapça sordu. Şaşkınlığım gözünden kaçmadı; içkileri saymaya başladı; Bira, şarap, rakı, brendi, viski... Beyrut’un gerçekten de Amman’dan ne kadar değişik olduğuna hayran kalarak içki ve yemek sipariş ettim.
Yemekten sonra Ali Butay’ın arkadaşının adresini aramak için restorandan çıktım. Ama otelimin hemen arkasında bir genelev mahallesini görüp şaşırdığımda bir bloktan fazla uzağa gitmemiştim. Şehir merkezindeki meydandan uzaklığı bir bloktan azdı. Napoli’de ve Avrupa’nın başka şehirlerinde böyle çirkin görüntüleri kuşkusuz daha önce de görmüştüm ama Ortadoğu’nun Müslüman ülkelerinde böyle bir şey görmek inanılmazdı. Mesela Amman’da böyle bir şey görmek kuşkusuz düşünülemezdi.
Ali Butay’ın arkadaşı Timur’un evini sonunda buldum. Yirmili yaşlarda sarışın, uzun boylu yakışıklı bir gençti. Bir yatak, bir masa ve iki iskemlenin bulunduğu küçük, dar, karanlık odasına davet etti. Kırımlı bir Tatar göçmeniydi. Rusya’dan nasıl kaçıp Beyrut’a yerleştiğini anlattı.
Önce planımla ilgilenmek yerine, bizim gibi eğitimli insanlara ihtiyaç duyulan Pakistan’a gitmemizi önerdi. Benim eğitimli olduğumu neden düşündüğünü merak ettim ama bu konuyu geçiştirdim, Pakistan’a
Bana limanda, tercihen bir gemide iş bulmama yardım edebilir mi, (jiye sorduğumda elinden gelen her şeyi yapacağına söz verdi.
Bundan sonra Timur beni Ermeni arkadaşlarına götürdü, bizi çok sı-^1( karşıladılar. Erkekler bizimle sohbet ederken hanımlar sofrayı hazırladılar, yiyecek ve içki getirdiler. Arkadaşım, benim Kafkasya’dan gelen bir Çerkeş olduğumu, iş bulmak ve Beyrut’ta yaşamak için geldiğimi söyledi. Rastlantı eseri bazılarının Amman ve Suriye’de arkadaşları vardı, iş bulmama yardım edeceklerine söz verdiler. Kısa süre sonra çevreden daha çok insan gelip bize katıldı, hepimiz sofraya davet edildik. Hepsi arkadaşımı tanıyor ve seviyordu, özellikle de hanımlar. Arkadaşım hem yakışıklı, hem de terbiyeliydi, çok ağırbaşlı davranıyor ve konuşuyordu, onların yanında kendimi rahat hissettim. Birkaç kadeh içip dostluğa kadeh kal-dıtdıktan sonra sohbet canlandı ama yalnızca Beyrut’taki Ermenilerle ve anavatanları Kafkasya’yla ilgiliydi. Ürdün’deki bazı Çerkeş arkadaşlarım gibi, bazıları komünist ya da en azından komünizm sempatizanıydı. Bazıları Beyrut’ta altmış bin Ermeni’nin yaşadığını öne sürüyordu.
Kısa süre sonra Ermeni topluluğu benim Kafkasya’dan geldiğimi, Çerkeş olduğumu öğrendi. Beni ve arkadaşım Timur’u akşamları evlerine davet edip ağırlamaya başladılar. Kafkasya’dan sık sık haber almak istiyorlardı, hepsi II. Dünya Savaşı’ndan sonra Ermenistan’a dönmeyi ne kadar istediğini anlattı. Bazıları Beyrut’ta iş bulmam için gerçekten bana yardım etmeye çalıştılar.
Daha önce dediğim gibi, önce limanda ya da gemide iş bulmaya çalıştım ama sonra Beyrut’ta başka bir yerde iş aramaya başladım, ne var ki kendimi inanılmaz bir durumda buldum. Çalışma iznim olmadığı için şehirde kimse bana iş vermiyordu ve çalışma dairesi bana gerekli izni vermeyi kabul etmiyordu, çünkü çalışmıyordum! Arkadaşlarım ve ben üç ay bu garip durumun üstesinden gelmeye çalıştık. Her zaman yeni umutlar ve sözler ortaya çıkıyor, sonra da buhar olup uçuyordu.
Ancak iş her şey değildi. Geceleri gece kulüpleri ve başka eğlence yerleriyle canlanan bu kültürlü şehirde müthiş eğleniyordum! Param bitip otelde kalarak iş arama lüksüne artık bütçem elvermeyince, Amerika’ya gitme hayalimden vazgeçtim, Amman’a döndüm.
Gece geç saatte Muhacirin’e geldim, odama girdim. Yaşlı iki Kabardey arkadaşım gitmişti. Belki başka bir yerde iş bulup gitmişlerdi. Odada bir tek benim yatağım kalmıştı ama örtüsü yoktu, çıplaktı. Hajimus Natho da uyuyordu, onu uyandırmak istemedim. Yatağımın çıplak yaylarının üzerine yatıp uyudum.
Bir gece geç saatte, arkadaşlarım Yusef Batta ve Fozi Dağestani’yk matı geçirdiğim Amman’ın merkezinden dönerken Muhacirin sokağ|„j girdim. Sokakta bana doğru gelen genç bir hanımla karşılaştığımda,
Soldan sağa (oturanlar): (1) İlyas Hujt, (2) Hajimus Natho, (3) Kambi Kumaho, (4) Anzaur Yehull, (5) bir Rus: (Pencereden bakanlar): (I) ben, (2) Edik Bjasso ve (3) Boris Koble
lan ve Edik Baştanın (Bjasso) anneleri Lana’yla yaşadıkları Ornat Bekij in iki katlı evinin önünden geçiyordum. Kadını gece tek başına görünce şaşırdım, o günlerde Amman’da olağandtşıydı bu. Yaklaştığında ona daha yakından baktım, tanıdım. Şahira’ydı. Benden biraz daha genç, ufak tefek, neşeli, genç ve güzel bir Çerkeş kadınıydı. Onunla hiç konuşmamış-tım ama göz aşinalığım vardı. Çok önceleri biri bana, evlilik sözleşmesi yazıldığında Şahira’mn sekiz yaşında olduğu söylemişti! Selam verdim. Selamıma karşılık verdi, durdu.
“Sizi tanıyorum” dedi, gülümseyerek bana bakıyordu. “Genç Çerkeş muhaclerden birisiniz.”
“Ben de sizi tanıyorum" dedim, “göz aşinalığım var. Neden tek başınasınızî”
“Çünkü kimsem yok.”
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 269
“Öyleyse biz iyi bir çiftiz” dedim, elimi uzattım. “Gelin!”
Kıkırdayarak elimi tuttu, odama kadar kol kola yürüdük, Hajimus Nâtho fark etmesin diye ayak uçlarımıza basarak gizlice odaya girdik.
Şahira, büyük kişisel sorunları olan genç ve güzel bir hanımdı. Geceyi birlikte geçirdik, korkunç yaşam öyküsünü anlattı. Verildiği yaşlı adama dayanamamıştı, bu yüzden ondan kaçmıştı, çetin bir yaşam sürdürüyordu. İstemediği bir şeyi yapmaya kimse onu zorlayamasın diye taşıdığı kıvrık hançeri gösterdi. Canımı sıkan biri var mı diye sordu, benim için onu öldüreceğini söyledi.
Sabah bana yemek yaptı, çoraplarımı ve iç çamaşırlarımı yıkamaya başladı. Hajimus’un, odasının tam arkasında birlikte kaldığımızı öğrenirse keşd^inin kaçacağını söyledim ama önemsemedi.
Sonunda Hajimus Natho öğrendi ama yaş farkımız nedeniyle bu gibi konuları benimle bizzat konuşmasının yakışık almadığını düşünerek, Ürdün’deki bütün Çerkeş topluluğunun gözünde utanç verici duruma düşmeden Şahira’dan kurtulmamı söylesin diye Cankılış Batmen’i gönderdi. Şahira durumumun ciddiyetini anladı. Cankılış Batmen’in önünde bana dönüp, “Başkaları umurumda değil, ama benim yüzümden üzülmeni istemiyorum!” dedi. Bana sarıldı, gözyaşları yüzünden iniyordu, hızla çıkıp gitti.
Cankılış, “belalı bir kadın”, dedi. Yaşamın onu böyle eğittiğini söyledim.
Tarım Bakanitğt’nda Çalışma
Ertesi sabah Hajimus Natho’dan on Ürdün dinarı borç aldım, hiçbir arkadaşıma söylememesini rica ettim. Halil Canbek’le, o tarihte Ürdün’de Said PaşaMüfti (Habjoka) kadar güçlü olan Vasfi Mirza Paşaya gittim, iş bulmama yardım etmesini rica ettim. Bizi ofisinde kahve ikram ederek ağırladı, bu konuda bir şeyler yapacağına söz verdi, iki gün içinde tekrar gelip kendisini görmemi söyledi. Nezaketi ve çabası için teşekkür ederek çıktık. Sözünü tutacağına inanıyordum, çünkü Halil Canbek’le iyi arkadaştı.
Dönerken şilte, yatak çarşafı, yastık ve battaniye aldım, odamı topladım. O akşam arkadaşlarım Boris Koble, Ruslan ve Edik Bjasso, Cankılış Batmen, Şahanchay Liy ve Çerim Subzoko beni görmeye geldiklerinde, Hajimus Natho’yla küçük bakkal dükkânında oturmuş sohbet ediyordum. Aynı gün hepsi Lübnan’dan döndüğümü bir şekilde duymuştu, yolculuğumla ilgili her şeyi öğrenmeye can atıyorlardı. Beyrut’taki yaşamı ve olmadan çalışamadığım, işe girmezsem çıkarılmayan çalışma izni sorununu anlattım, pek inanamadılar. Şimdiki planlarımın ne olduğunu sordular, iş aradığımı söyledim.
270 KADİR NATHO
Çerim Subzoko Amman Belediyesinde önemli bir konumda bulunan Şapsığ Mahmud Balto’dan bana iş vermesini isteyebileceğini söyledi. Önerisine teşekkür ettim. Mirza Paşanın söz verdiğini ve Paşanın sözü gerçekleşmezse kendisiyle bağlantıya geçeceğimi söyledim.
İki gün sonra Mirza Paşaya gittim. Bana bir kâğıt uzattı, gidip tarım bakanını görmemi söyledi. Bakan, Mirza Paşanın hatırına beni hemen bir işe yerleştirdi. Yardımcı traktör şoförü olarak birlikte çalışmam için traktörcü Bedeuy’a gönderdi. Bakanın Bedeuy’un kayınbiraderi olduğunu biliyordum ama Bedeuy kendisi bakanmış gibi davranıyordu.
Traktör şoförü Bedeuy, otuz yaş civarında, orta boylu gururlu bir adamdı. Ürdün’de yaşayan bir Filistinliydi, ama başına ve yüzüne sardığı hattasını^''^ sürekli takma, şibriye’sini''*^ beline sokma alışkanlığı edinmiş o Araplardan biriydi. Beni iyi karşıladı, Arabistan güneşinde altın gibi parıldayan yepyeni Fiat traktörü gösterdi. Benim Çerkest''^^ olduğumu zaten biliyordu; bakan söylemişti.
Birkaç gün içinde Bedeuy’la birlikte al-Gur denen Ürdün Vadisi’ne toprak sürmeye gittik. Burası deniz seviyesinden 489.5 metre aşağıdaydı, belki de yeryüzünün en sıcak yeriydi. Öğle saatlerinde güneşin sıcağından uzak durarak, sabahlan ve öğleden sonraları toprağı sürmeye başladık. Ancak, kısa süre sonra burada pire kaynadığını anladık; geceleri uyku tulumunun içinde bizi yiyen pireler! Nedeni bu pireler mi, kavuran sıcak mı yoksa yalnızca iklim değişikliği mi bilmiyorum ama ikimiz de ilk haftada dizanteriye yakalandık. İkinci hafta Bedeuy toprak sürmeyi bana bırakıp Filistin’e, ailesini görmeye gitti. Bu konuda benim ya da başka birinin yapabileceği hiçbir şey yoktu. Ne de olsa, tarım bakanının yakın akrabasıydı!
Beni salık veren adamın hatırına toprağı sürmeye devam ediyor, ihtiyaç duyduğum yiyeceği yöredeki halktan alıyordum. Yine de günden güne zayıfladığımı hissediyordum, doktorun bize verdiği ilacın hiç yaratı yok gibiydi. Süt satmak için gelen yerel yaşlı bir Bedevi beni neyin hasta ettiğini anlayıp simsiyah çay içmemi, katı yumurta ve patates yememi söylediğinde güneşte gözlerimi zor açıyordum; bunlar iki üç gün içinde beni iyileştirecekti.
Adam gider gitmez sürünerek güçlükle otoyola çıktım, neyse ki otoyol yakındı. Otobüse binip Nablus’a gittim, yolumun üstündeki ilk restorana girdim. Siyah çay, katı yumurta ve yiyebildiğim kadar patates yedim. Bir süre dinlendim, yanıma bunlardan bolca alarak döndüm. Bedevinin
146Hatta - genellikle beyaz dokumadan yapılan, Arap erkeklerinin başlığı
dediği gibi bu beni birkaç günde iyileştirdi. Kendimi daba hissederek geceleri toprağı sürmeye, gtındÜ7Aeri uyumaya başladım, çünkü pireler geceleri hareket edince rahatsız etmiyordu.
Bedeuy aile ziyaretinden bir ay kadar sonra döndü. Amman’ın kuzeyindeki İrbid Şehri’nin çevresindeki tarlaları sürmeye gönderildik. Orada karşıma çıkan ilk sorunu hatırlıyorum. Bir gün Bedeuy’dan izin alıp şehre gitmiş, çevremde bir kalabalık oluşmaya başladığında pazardan biraz meyve, ekmek ve şehir merkezinde otobüs durağının yanındaki dükkânlardan birinden sigara almıştım. Birkaç dakika içinde iki polis ortaya çıktı, beni tutuklayıp karakola götürdü, sorgulamaya başladı. Ama Rusya’dan gelen bir Çerkeş sığınmacı olduğumu, Amman’da oturduğumu, şimdi Tarım Bakanlığında çalıştığımı, Irbid’in dış mahallerindeki tarlaları sürdüğümü söyleyince serbest bıraktılar. Yöredeki bazı Arapların beni Yahudi sandıklarını söylediler, Arap başlığı giymemi öğütlediler.
Bir ay içinde aynı olay Irbid’in dış mahallelerinde iki kez daha başıma geldi. Yerel polisin önerisiyle Amman’a gittim, Ürdün hükümetinden iyi hal kâğıdı aldım. Yine de İrbid halkı o zamana kadar beni görmeye alışmıştı.
Filistinli beş işçi daha tarlalarda çalışıyor, Bedeuy ve benimle aynı çadırda kalıyordu. Bir akşam yemekten sonra oturup sohbet ederken gruptan biri Arap - İsrail sorununa değindi. Bedeuy adamın sözünü keserek,
“Acil sorunumuz Yahudiler değil, Çerkeslerl Önce onlardan kurtulmalıyız, Yahudiler sonra” dedi.
Doğal olarak sözlerine içerledim. “Nedeni’ diye sordum. “Çerkesler sana ne yaptılar?”
Bedeuy bana baktı, “Elimizdeki en iyi toprakları aldılar, hükümette ve orduda kilit konumlara geldiler. Bunun için önce onları, sonra da Yahu-dileri öldürmeliyizl” dedi.
“Dinle, Bedeuy” dedim, “sizi anavatanınızdan hır avuç Yahudi attı.
Ve sen Çerkesleri öldürmekten söz ediyorsun! Çerkesler sizin yerinizde olsalardı ne yaparlardı biliyor musun? Geceleri sınırdan gizlice giren Ya-hudileri çok uzun zaman önce öldürürlerdi. Sen Çerkesleri öldürmekten mi söz ediyorsun?”
‘Senden başlayacağım” diyerek üstüme atladı, diğerleri bizi ayırıncaya War iyice dövüştük. Diğerleri onu tutup zapt ederlerken, beni hançeriyle mhdit etmeye başladı.
' '^^’^cerini daha önce kullanmadığını merak edip, iğrenerek yü-
272. KADİR NATHO
züne baktım. “Bir dene, Bedeuy” dedim. “Ne de olsa Çerkeslerden ders almaya ihtiyacın var.”
Ben yattıktan sonra bile beni öldürmekle tehdit ediyordu. Diğerlerine onu bırakmalarını rica ettim ama her an bir şey yapabileceğinden kuşkulanarak o gece çok iyi uyumadım.
Ertesi sabah Bedeuy traktöre oturdu, pulluğu takmam için traktörü geri geri sürdü. Yavaş yaklaşacağı yerde traktörü geri sıçrattı. Sonra ona böyle kötü kötü bakamayacağımı söyleyerek traktörden üzerime atladı.
Onu yere yıktım, diğerleri koşup onu elimden aldıklarında boğmak üzereydim. Birkaç saat sonra Sveilahlı Çerkeş Raşid Nahuş kamyonuyla geldi, her zamanki gibi traktörümüze fıçıyla mazot getirmişti. Olaydan haberliydi, hızla yanıma geldi, yüzü bembeyaz olmuştu. “Bunu yapamazsın, delikanlı” dedi. “Sen onlara karşı teksin. Seni öldürürler.”
İnanmak güç ama sonradan Bedeuy benim yakın dostum oldu. Onunla çalışmam bittikten sonra bile Amman’a her gelişinde beni ziyaret etti.
Bekçilik
Beyrut’tan Amman’a geldikten kısa süre sonra, Amman Belediyesinde yüksek bir konumda bulunan Çerkeş Şapsığ Mahmud Balto’yla (Tlouj) tanıştım ve onun sayesinde daha sonra o bölümde bekçi olarak istihdam edildim. Görevim, şehirdeki belediye işçilerinin kullandıkları aletleri ve başka malzemeleri gece gündüz korumaktı. Bu işçilerle sürekli farklı yerlere gidiyordum, kimi zaman projenin yakınında bir mağarada, boş binalarda ya da çadırda kalıyordum. Öyle ki işçiler çalışırken ihtiyaç duydukları aletleri ve malzemeleri benden alabiliyorlar ya da akşamları bana geri getirebiliyorlardı. Bu konumda aldığım aylık on iki Ürdün dinarıydı, o zamana göre oldukça iyi paraydı.
Bekçi olarak kaldığım ilk yer Amman’daki Roma amfıyitrosunun mağaralarından biriydi. Benimkinin arkasındaki mağarada Filistinli iki sığınmacı aile yaşıyordu. Amman’daki en iyi otellerden biri, Philadelphia Oteli mağaramın önünde, Şapsığlardan varlıklı Arhağa ailesinin iki katlı zarif evi tam arkamdaydı. Borulardan, çimento torbalarından ve çeşitli aletlerden oluşan yığın mağaramın önüne istif edilmişti. Günlerimi gölgede oturup onları seyrederek geçiriyordum. Bir hafta çalıştıktan sonra ustabaşı Abu Jibran’la arkadaş oldum. Bu nedenle, ne zaman istesem benim yerime aletlere bekçilik etsin diye işçilerinden birini bana gönderiyordu. Alışveriş yapmak ya da arkadaşlarımı ve akrabalarımı ziyaret etmek
CERKESYA'DANI />MER\KA'YA İ7B
için saatlerce, hatta istersem bütün bit gün öxgür oluyordum.
Raşid Mami işsiz kalıp, başka bir iş buluncaya kadar gelip benim mağaramda kalmaya başlayalı daba bir ay olmamıştı. Bundan sonra Filistin’den gelen, eskiden Hay fa’da yarış atlarıyla ilgilendiğini iddia eden ve Ürdün’deki Çerkeslerin “Şapsığ Xsuk” dedikleri boş bir sığınmacı da ara sıra beni ziyarete gelmeye ve benimle zaman geçirmeye başladı. Mağaradaki nemin sağlığımı olumsuz etkilediğini anladığımda, Mabmud Balto mağarayla PhiladelpbVa Oteli’nin tam arasına benim için çadır kurulma-
Kısa sürede çadırım kahvehaneye döndü. Genç yaşlı Çerkeş arkadaşlarım beni ziyarete gelmeye başladılar, aralarında Filistinliler bile vardı. Bu özelikle akşamları, işten sonrası için geçerliydi. O tarihte ateşli komünist olan Arap işçiler ve ustabaşlarıyla hararetli tartışmalar yapıyordum. Hatta Kore Savaşı’nın gidişatını büyük ilgiyle yakından izliyorlar, komünistler ne zaman bazı muharebeleri kazansalar seviniyorlardı. Bu zavallı insanların böyle körü körüne bağlılık göstermeleri beni gerçekten üzüyordu. Bir gün Arap işçilerden birine, “Abu Abdullah, Koreli komünistlerin zaferi seni neden bu kadar sevindiriyor? Komünistler hakkında ne biliyorsun?” diye sorduğumu hatırlıyorum.
Bana gülümsedi. “Bize eşitlik getirecekler!” dedi. “Komünistler kazandığında, Stalin’inkiyle aynı yatakta yatacağım, aynı yemeği yiyeceğim.”
Onlardan önce de aynı arzu dolu hayalleri olan, Bolşeviklere katılan, Çarlık hükümetini devirmek için mücadele eden, sonunda da proletarya diktatörlüğünü kuran insanların başlarına ne geldiğini açıklamaya çalıştım onlara. Yine de komünistlerin yönetiminde yaşamanın düşünebildiklerinden çok daha kötü olduğuna onları ikna etmek o günlerde kolay değildi, özellikle de yoksul insanların tek dayanağı, ne kadar mantıksız ve ütopik olsa da, gelecekte daha iyi yaşama umuduyken.
Üç konuda Çerkesçe yazmaya başladığımda bekçilik yapıyor ve Phi-ladelphia Oteli’nin önündeki çadırda yaşıyordum. 1) Sovyetler Birliğine zorla iade edilme, 2) Kimkeri’yle Lyuba’nın evlenmesi, 3) Çerkeslerin ve kültürlerinin giderek yok olması. O zaman ağırlıklı olarak şiir tarzında yazıyordum ve yeni Çerkeş arkadaşlardan oluşan küçük bir çevre bulmuştum. Cebinde her zaman yarım litrelik bir brendi taşıyan Mahmud Şegaş, Abu Şibli, ergenlik çağında birkaç genç ve altmışlı yaşlarda Vadi-Sirli, uzun boylu, yakışıklı, ilginç, yaşlı şair Kahir Yehutl. Ulaşım sorununa aldırmadan, her zaman Çerkeş şapkasını giyerek haftada en az bir kez beni görmeye gelir, çalışmalarımı dinler, kendi şiirlerini okur ya da Çerkeslerin genel sorunlarını tartışırdı. Şimdiye kadar gördüğüm en vatansever insandı.
Anavatanda okulların açıldığını duyunca oraya dönmüş, otuzlu yaşların sonuna çoktan yaklaşmasına karşın çocuklarla okula gitmiş, Çerkesçe okuma yazma öğrenip Ürdün’e dönmüştü. Türkiye, Suriye ve Ürdün’deki Çerkeş büyükler Çerkeslerin sorunlarını tartışmak için ne zaman bir araya gelseler, vatansever olduğu ve sağlıklı yargılarda bulunduğu için her
erotik sex shop ürünleri

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder