erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri11
Ona çok saygı duyuyordum, Çerkeş asimilasyonu endişesini paylaşıyordum, yazdığı dokunaklı şiirini okumasını dinlemeyi seviyordum.Bir gün Gürcü Baba Tataşvili gülümseyerek yanıma geldi. Oldukça duyarlı, sarışın, kocaman bıyıklı, başını ve yüzünü özenle tıraş eden biriydi. Ruh halinin bu kadar iyi olduğunu görmek beni şaşımı. Çok mutlu olduğunu görmekten memnun olduğumu söyledim, çadırıma davet ettim. “Bu mutluluk gülümsemesi değil, donmuş bir gülümseme” dedi. “Muhacirin’den buraya kadar yolda herkese gülümsemek ve keyifle selam vermek zorunda kaldım, çünkü her birine para borcum var. Onlara böyle nazikçe, saygıyla selam vermeseydim borçlu olduğum parayı ödememi isterlerdi!” dedi. Sonra gülümseyerek bana baktı, “Yetmiş beş kuruş borç verebilir misin bana.^” diye sordu.
Asla geri veremeyeceğini biliyordum ama onu reddedemedim. Rusya’yı, daha doğrusu Gürcistan’ı terk eden o sığınmacılardan biriydi. Genç bir subay olarak Fransa’ya gitmiş, orada gazetecilik okumuş, gazetecilik yapmış, bir Müslüman olarak bizimle birlikte İtalya’dan Ürdün’e gelmişti. Burada özel öğrencilere Fransızca dersi vererek geçimini sağlıyordu. Yalnızca iyi eğitim almış, iyi okumuş değildi, kültürlü yaşayan biriydi de. Açıkçası bu nedenle en az haftada bir şarap, et ve salatayla eksiksiz bir akşam yemeği yemeliydi, parasını borç alsa bile...
Birkaç gün önce bana gelen hasta kedi çadıra girdiğinde Baba Tataşvili oturmuş, kendisine verdiğim çayı yudumluyordu. Kediye baktı, boşlanmadı. Gerçekten de kedi korkunç durumdaydı, iskelete dönmüş, derisinin her yerinde yaralar ortaya çıkmıştı. “Şu iğrenç şeyi kovala!” dedi. Toksa sana hastalık bulaştırır!”
“Hayır, Baba” dedim. Zavallı küçük şeyin hasta olmadığını açıkladım, neredeyse açlıktan ölmek üzereydi, bir hafta sonra tamamıyla iyileşeceğinin güvencesini verdim. Baba Tataşvili’nin söylediklerimin yarısını duyduğunu sanmıyorum. Çaya ve paraya teşekkür etti, küçük hasta kedi yavrusuna iğrenerek bakıp hızla gitti.
Arkasından, “Kediler dokuz canlıdır!” diye bağırdım. “Bizim gibi kolay kolay ölmezler!”
Bir gün işçilerden biri olan sarışın, temiz, terbiyeli bir Filistinli genç kirasını ödeyemediği için odasından atıldığından şikâyet etti. Aylığını,
149 Aba -Arap erkeklerinin giydikleri yün harmaniye
276 KADİR NATHO
onun desteğine muhtaç olan Filistin’deki anne babasıyla iki kız kardeşine göndermek zorunda kaldığı için kirayı ödeyemediğini söyledi.
Onun iyi kalpli olduğunu düşündüm, gelip benimle çadırda kalmasını ama çok şey getirmemesini söyledim. Sahip olduğu şeylerin yalnızca bir havluyla bir battaniye olduğunu söyledi, minnet duyarak yanıma taşındı.
Bir akşam motosiklete binmiş esmer, uzun boylu bir polis kardeşini görmeye çadırıma geldi. Kardeş olduklarını hiç düşünmezdim. Ne yazık adlarını hatırlamıyorum ama iyi kalpliliğime teşekkür ettiler.
Her neyse, gencin çok enerjik ve düşünceli biri olduğunu ortaya çıktı. Çadırımı temizlemeye, bulaşıkları yıkamaya, yemek pişirmeye, hatta beni görmeye çadırıma konuklar geldiğinde çay ya da kahve yapıp ikram etmeye başladı. Bir gün yıkanıp geri getirilen çamaşırlardan üç gömleğimin yıkandığını, kolalanıp güzelce ütülendiğini gördü. “Seyid Abdülkadir” dedi, “işsiz kalınca gömleklerini mi yiyeceksin?”
Gülümseyerek omuzlarımı silktim ama bu benim kabul edemediğim ya da endişelenip durduğum gerçeklikti. Ceguya ya da psetlıhoya gitmeyi tercih ederdim.
Şapsığ Tsuk da işsiz kaldı ve genç Filistinliden bir ay kadar sonra çadırıma taşındı. İkisi çok iyi geçiniyordu. İşten sonra akşamları birlikte yemek pişiriyorlar, beni ziyarete gelen konuklara çay ya da kahve yapıp ikram ediyorlardı. Ancak, kısa süre sonra altmışlı yaşlarda, uzun boylu, kocaman bıyıklı Kabardey Muhammed Dzadzu da işsiz kalıp borç para istemek için bana geldi.
Kendi Kabardey grubundan birine başvurmaktansa bana gelmesine şaşırdım ama borç para veremediğim için onu da çadırıma aldım. Bir hafta sonra Filistinli genç konuğum, Muhammed Dzadzu’nun buyurgan tutumuna dayanamayarak gitti. Bundan sonra ona hizmet etme görevi bana ve Şapsığ Tsuk’a düştü, çünkü ikimiz de ondan çok küçüktük. Kendi payına o da yaşamına dair ilginç öyküler anlatarak bizi eğlendiriyordu. Örneğin, komünist yönetimi sırasında kanun kaçağı olduğunu. Almanlar gelinceye kadar dağlarda yaşadığını ve Almanlarla birlikte Kafkasya’dan ayrıldığında Ober Feltfebel o\A\x%\in\i
“Ötneğin” dedim, “bir eşkıyayla kendisine dair anlattığı öykü. Bit keresinde, henüz küçük bir çocukken yazın çobanlarla dağa sürü otlatmaya gitmiş. Çobanlat genellikle orada altı ay kalırlarmış. Sıcak bir yaz günü çobanlar öküz arabasına tereyağı fıçıları yükleyip köye götürmesini söylemişler. Öküz arabasını sürüp dağdan inerken ormandan bir eşkıya çıkmış, arabaya tırmanmış, elleriyle tereyağını boşaltıp, açgözlülükle yiyip yutmaya başlamış. Çocuk olduğu ve eşkıyadan korktuğu için Muham-med Dzadzu bir şey söylemeye cesaret edememiş. Aç eşkıya o kavurucu sıcakta sindirebileceğinden fazlasını yemiş olmalı. Her neyse, bit süre sonra eşkıya arabadan atlamış, yolun kenarına sırt üstü yatarak çıkarmaya başlamış, ağzından gülle gibi kocaman yağ parçaları çıkıyormuş!”
“Ah” dedi Nazir, “dinleme onu! Söylediklerinin hepsi yalan. İtalya’da subayımızdı ama Almanca ya da Rusça komut vermeyi bilmezdi. Zifse'^^, jijmk'e zevğaze'"'' falan diyerek Kabardeyce bize komut verirdi.
“Bir tek bu değil” dedi Nazir, biraz durduktan sonra, “elinde bir İtalyan’dan alıp götürdüğü bir kol saati vardı, ama saate nasıl bakacağını bilmezdi. 'Hey ç’ale, vui sihattr derdi. Üç ya da beş dersek, saatine
bakıp, ‘Volihi, seseyri aram!’’” derdi.”
Nazir Kumaho, Muhammed Dzadzu’yu dinlemememi söylese de, yaşlı adamın anlattıklarının biraz doğru olduğunu fark ettim. Yine de Nazir, eğitim görmemiş bu yaşlı adamın gerçekten onların Çerkesçe komut veren subayı olduğunu doğrulamıştı.
Bir gün Mahmud Balto çadırıma geldi, orada Şapsığ Tsuk ve Mahom-med Dzadzu’yla karşılaşıp benimle yaşadıklarını öğrenince onları belediye işçisi olarak istihdam etti. İlk maaşlarını alır almaz konukseverliğime teşekkür edip çadırımdan gittiler, birlikte bir oda kiraladılar.
Zaman geçtikçe akşamları oturup sohbet etmek için çadırıma daha çok arkadaşım gelmeye başladı. Komünistlerle her zaman tartışıyordum,
aldanldıklarma ve sorunlarını çözmek için daha iyi yollar aramaları gerektiğine ikna etmeye çalışıyordum.
Bir gün Filistinli komşularımla oturmuş sohbet ederken, polisler çadırıma daldılar, beni tutukladılar, cipe bindirip götürdüler. Bu patırtının nedenini sordum ama cevap vermediler. Cebel Amman’a götürdüler, oldukça geniş bir odada oturtup gittiler. Birkaç dakika sonra bir subay geldi, kibarca selam verdi, yol açtıkları sıkıntıdan dolayı özür diledi. Bu sahte tutuklamanın ardındaki gerçek nedeni gizlemek için bunun kamuflaj olduğunu söyledi. Yanıma oturdu, sigara ikram etti. Benim komünistlere şiddetle karşı olduğumu ve birçok kişinin bana gelerek siyasi tartışmalar yaptığını bildiklerini söyledi. Bu nedenle, onlar için çalışmamı istedi. Aylığım aldığımdan çok daha iyi olacaktı. Böylece gelirimi iki katından fazlasına artırabilecektim. Tek yapmam gereken bana gelen insanları dinlemek ve söylediklerini rapor etmekti.
Bunu yapamayacağımı dobra dobra söyledim, ısrarla nedenini bilmek istedi.
“Nedeni çok basit” dedim. “Başka şeylerin yanı sıra, konuğumu hayatım pahasına korumanın ve savunmanın ama ona ihanet etmemenin öğretildiği geleneksel Çerkeş terbiyesiyle yetiştirildim. Dolayısıyla, bu harika Ürdün Haşimi Kralhğı’nı silahımla korumaya hazır olsam da, ekmeğimi ve tuzumu paylaştığım arkadaşlarımın söylediklerini hiçbir para karşılığında size ya da herhangi birine rapor edemem!”
“Ama” dedi, “bizimle çalışan bazı arkadaşlarınız var.”
“Belki vicdanları bunu yapmalarına elveriyordur, ama benim vicdanım elvermez. İsterseniz bunun için beni cezalandırın.”
Başını sallayarak bir süre bana baktı. “Serbestsiniz, gidebilirsiniz” dedi sonunda. “Ama kimseye bu konuda hiçbir şey söylemeyin” Selamün aleyküm.” Nazik anlayışı için teşekkür edip gittim. Cebel Amman’dan, bazı arkadaşlarımı beni beklerken bulduğum çadırıma kadar yürümek zorunda kaldım.
Amman belediyesi işçilerine hâlâ bekçilik yaparken, Philadelphia 0te-li’nin yanındaki çadırımdan Amman’ın Şapsığ mahallesinde, Manhatta Sokağı’nda boş bir binaya taşındım. İşçilerden biri, Halil adıyla bilinen, iri yarı genç bir Filistinli orada benimle kalmasına izin vermemi istemişti. Kalmasına izin vermiştim, çünkü evde güvenilir birinin kalması, akşamları dışarı çıkıp arkadaşlarımla ya da akrabalarımla zaman geçirmeme
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 2.79
olanak sağlıyordu.
Kimi zaman bazı arkadaşlarla ceguya ya da psetlıhoya gidiyordum. Diğer zamanlarda akrabalarımı ziyaret ediyordum, ya Ghaleb Yusef Şukri’ye (Natho) ya da Hajimus Natho’ya gidip biraz zaman geçiriyordum. İkisinin de küçük birer bakkal dükkânı vardı; birininki Şapsığ mahallesinde, diğerininki Muhacirin’deydi. Oturup onlarla sohbet ediyor, çevredeki Arap müşterilere yarım tarifaya şeker ve çay satmalarını seyrediyordum.
Bu akşamlardan birinde, Filistinli sığınmacılara yiyecek ve giyecek sağlayan Birleşmiş Milletler Yardım ve Çalışmalar Kuruluşunun depo sorumlusu, yakın dostum Hıristiyan Arap Cevdet’e rastladım. Bir süredir oörüşmediğimiz için beni evine davet etti. İçki içetken, “Dinle, Abdülka-dir” dedi, “neden benim depoya gidip sana güzel bit giysi seçebilir miyiz, diye bakmıyoruz. Bugün çok güzel bir giysi stoku
Neredeyse gece yarısı olmuştu ama depoya gidip bana çok güzel bir giysi seçtik; ama ertesi günü evde denediğimde biraz dar geldiğini gördüm.
Birkaç gün sonra Şapsığ Tsuk sabah beni görmeye geldi. Giysiyi denemesini söyledim, ona tam oldu. Bu nedenle ona verdim, evde kalmasını söyleyerek akrabalarımı, özellikle Yusef Şukri’nin ailesini görmeye gittim. Birkaç saat sonra döndüğümde Şapsığ Tsuk’un, dönmemi beklemeden giysiyi alıp gittiğini gördüm.
Şapsığ Tsuk’un Amman’ın Seyl bölgesindeki kahveye gittiğini tahmin etlim. Burada kahve, çay ve afyon içilebiUyor, hatta kumar oynanabiliyordu. Ne yaptığını bilerek oraya koştum, ŞapsığTsuk’u heyecanla kumar oynarken buldum.
“Kalk” dedim, “gidelim!”
“Bekle! Bekle!” dedi, “Giysimi geri alayım!”
“Onu kazanmadılar ki kaybetsinler. Gidelim! Onu neredeyse sürükleyerek çıkardım.
Çölde Mermer Çıkarma
Genellikle fırsatlar beklenmediğinde ve en çok ihtiyaç duyulan zamanlarda çıkar. Ürdün’de edindiğim deneyimden biliyorum bunu. O tarihte brşıma çıkan hiç beklenmedik fırsat bazılarına saçma, önemsiz gelebilir ama bana öyle gelmedi. Yeni tarım bakanı seçimlerden sonra bizi işten çıbrıp kendi akrabalarını, arkadaşlarını, hısımlarını ve destekçilerini istihdam edince, akrabalarım, arkadaşlarım, hatla Hajimus Natho işsiz bıdığımı bilmesinler diye, o tarihte Amman’da ucuz bir odaya, adeta
28 o KADİR NATHO
bir hücreye taşınmıştım. İşten çıkarıldığımıza kimse şaşırmadı, ülkede sıradan bir uygulamaydı. Benim açımdansa, başka bir iş buluncaya kadar elimdeki birkaç dinarı yetirmeliydim.
Yine de işler her zaman bizim planladığımız gibi gitmez. Hücremdeki yüksek nemden mi yoksa gıda zehirlenmesi mi bilmiyorum ama buraya taşındıktan kısa süre sonra çok hastalandım. Ateşim yükseldi, kustum, içimdeki otuz santim uzunluktaki bağırsak kurtlarının çoğu gibi neredeyse beni de öldürecek olan dizanteriye yakalandım. Edik Bjasso beni görmeye gelip, gitmeden önce bana birkaç dinar vermeye çalıştığında az da olsa iyileşmiştim. Düşünceli iyi bir arkadaş olduğu için teşekkür ettim ama ondan para almak istemedim, geçinmeme yetecek kadar param olduğunu bahane ettim, aslında doğru değildi. Giderken baktım, yakın dostumun duygularını rencide ettiğimi görebiliyordum ama elimden bir şey gelmiyordu. Birine bağımlı olmaktan nefret ediyordum, çözümü kimseden borç para almamakta bulmuştum.
İş arayamayacak kadar güçsüzdüm. Salih el-Şami beni görmeye geldiğinde sadece üç dinarım vardı. Mermer çıkarmak için çöle gönderilmişti ve beni yanma yardımcı almak istiyordu. En çok ihtiyaç duyduğum zamanda beklenmedik iş fırsatı karşıma böyle çıktı!
Arkadaşım Salih el-Şami’ye işe ihtiyaç duyduğumu ama hasta olduğumu ve mermer çıkarma tecrübemin hiç olmadığını itiraf ettim.
İçten bir kahkaha attı. Kendisinin de hiç tecrübesi olmadığını söyledi ama iyi para ödüyorlardı. Dolayısıyla, bu riski göze almaya değerdi. Üstelik gerekli aletler ve donanım, kamyonlar, dinamit eksperleri ve yirmi beş Filistinli işçi verilecekti bize. Cesaret vermek için,“Dünyada çölün temiz havası kadar sağlıklı ve canlandırıcı hiçbir şey yok” diye sözlerine ekledi. Yanıma yalnızca birkaç giysi almamı söyledi, yemek tedarikiyle kendisi ilgilenecek, sabah beni almaya gelecekti.
Ertesi sabah erkenden hücremin önünde dört kamyon durdu. Beni son kamyondaki şoförün yanına oturttu, yolda hiçbir şeyin kaybolmamasına dikkat etmemi söyledi. Kamyonların ikisi aletler ve malzemelerle yüklüydü, diğer ikisi çoğu Filistinli olan işçileri taşıyordu. Yarı otomatik bir tüfekle bir altıpatlar taşıyan Salih el-Şami yolu göstermek için ilk kamyondaki şoförün yanına oturdu, şehirden çıkıp Naur a doğru gitmeye başladık. Bir süre sonra biraz dinlenmek için çok küçük, kırmızı tuğlalardan yapılmış eski yıkıntılarda durduğumuzu hatırlıyorum. Günün geri kalan kısmında boş çölde iletmeye devam ettik. Öğleden sonra geç saatlerde birkaç tepeye geldik, birine tırmandık. Böyle bir şey hiç görmemiştim. Görünürde bomboş olan çöl kertenkele ve belki fareden biraz daha küçük, ön
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 2.8i
,yakları kısa, arka ayaklan uzun, uzun kuyruğunun ucu zarif yumuşak tüyden beyaz yuvarlak bir ponponla süslü, yerlilerin jerboa dedikleri çok sıra dışı kemirgenlerle doluydu. Onların yanı sıra, durduğumuz tepenin ^-okuzağında otlayan birkaç deve silueti güçlükle seçiliyordu.
İşçiler Salih el-Şami’ye “Ebu Ömer”, bana “Abdülkadir Bek” demeye başladılar. Hemen taş toplamaya başladılar, tepede taşları basitçe birbirinin üstüne koyarak iki pencereli, tek kapılı bir ev yaptılar ikimize. Ortasına bir direk yerleştirip, çatının brandasını bağladılar. Ev, temiz ve canlılık veren çöl havasını, güçlü bir pervaneyle çekiyormuş gibi penceresinden almaya başladı.
Sonra işçiler evin içine açılır kapanır yataklarımızı yerleştirdiler ve yakacak olarak deve gübresi toplamaya başladılar. Salih el-Şami kömür ateşi yaktı, zeytinyağında domates, soğan, sivribiber ve yumurtayı karıştırıp pişirdi. Şimdiye kadar yediğim en lezzetli yemeğin keyfini çıkardık. Daha sonra Salih el-Şami, mermer çıkaracağımız üç tepeden birinin bu olduğunu söyledi. Tepenin en dik yamacından beş metre genişliğinde oyuk açarak içeri girmeye karar verdik. Sonra diğer arkadaşlarımızı görmek için evimizden çıktık, meşguldüler. Bazıları hamur karıyordu; diğerleri altına deve gübresiyle ateş yaktıkları sac denen düz demir tabaklarda ince yassı ekmekler pişiriyordu. Öbürleri ise akşam yemeği olarak salamura zeytin, peynir, ekmek yiyorlar, çay içiyorlardı. Hepsi yere branda ya da ince çarşaf sermişti, açıkta yatacaklardı. Salih el-Şami yiyecek ve su getirmek amacıyla, her sabah Amman’a bir kamyon gideceğini ve ertesi akşam döneceğini söyledi onlara. Dolayısıyla, bir şey sipariş etmesi gereken herkes neye ihtiyacı varsa yazıp şoföre verecek ve parayı önceden ödeyecekti.
0 gece yatmaya gittiğimizde yeni yün pantolonumu çıkarıp karyolaya asmıştım. Sabah kalkıp giymeye çalıştığımda pantolonumda bir sürü delik gördüm. Çöl jerboasının işiydi bu! Kamyon şoförüne ertesi gün Amman’dan kedimi getirttim; kedi sorunu çözdü. Kedim evimizde bize mutlulukla katıldı. Benzerini daha önce hiç görmediği yeni çevreyi heyecanla seyrediyordu. Evimizdeki yeni konuğu gören jerboa duvarlardaki taşların arasından yine göründü ama odaya girme riskini göze alamadı. Artık buranın korkmaları gereken bir yaratığın alanı olduğunu içgüdüleriyle biliyorlardı besbelli! Çok tuhaftır, kedim de onlardan korkuyordu. Belki sayılarının çokluğu zavallı kedinin gözünü korkutmuştu; o çölde çok sayıda jerboa ve kertenkele vardı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder