erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri22
Planladığımız gibi, ertesi sabah kazmalar ve küreklerle lepenin eleğini kazmaya, toprağı önce el arabalarıyla, sonra kamyonlarla atmaya başkulık, Salih el-Şaminin topladığı işçilerin çok çalışkan bir ekip okluğu onaya çıktı, tepede geniş bir yarık açtıktan sonra, ikinci haftada çizgiler halinde siyah beyaz damarlı olağanüstü bir yeşil mermer katmanı bulduk. Dinamit eksperi bile mermerin mükemmel kalitesine şaşırdı, henıcn ımu Amman’a teslim etmeye başladık.
O akşam yemek yemek için odamıza çekildiğimizde Salih el-Şaıni, görevi tamamıyla şans eseri başardığımıza çok seviniyor, Tanrı’ya şükri'di-yordu. Daha önce olanaksız görünenin üstesinden gelebilmek, gerçeklen o ender fırsatlardan biriydi! Ben dahil ilgili herkesin yararına olan bu başarı nedeniyle arkadaşlarımın duydukları minneti doğal olarak lama-mıyla paylaşıyordum.
Bu iş benim için çifte bereketti. Hem hayatımı kazanmamı sağlamış, hem de beni iyileşeceğim ideal bir yere, çöle getirmişti. Çok sayıda kertenkeleleri ve tek başına dolaşan Bedevi deve çobanlarıyla ilginç bir dünyaydı. Filistinli işçilerin düşünce ve yaşayış biçimleri bile burada, dalu önce tanıdıklarımınkinden çok farklı görünüyordu. Hem Bedevi deve çobanlan hem Filistinli işçiler büyük yoksulluk içinde yaşasalar da lıer biri kendi yaşam tarzıyla gurur duyuyor, kendisinin öbüründen daha iyi olduğunu düşünüyordu.
Tepeye yerleştiğimizin ikinci günü, o güne kadar gördüğüm ilk Bedevi deve çobanı bizi görmeye geldi. İnanılmaz gelse de, pirincin ne olduğunu bilmiyordu. Onunla deve sütü ve su takas etmeye başladık. Devc.süui bende önce müshil etkisi yaptı ama birkaç günde alıştım. Bu sütten çok elde etmemiz, canlandıran temiz çöl havası ve Salih el-Şami’nin lezzetli yemekleri sayesinde gücümü hızla yeniden
jkinci ya da üçüncü eşle evlenme konusunu ciddi ciddi tartıştıklarını gördüm. Birçoğu zaten evlenip aile kurmuş, başlıca günlük yiyecekleri salamura zeytin, bir parça peynir ve ekmekten oluşan, hayatlarını kazan-paakiçin çok çalışan, yirmili otuzlu yaşlardaki bu çalışkan insanların para biriktirip başka bir kadınla evlenmeye bu kadar can attıklarına inanmak benim için güçtü. Ama onların düşünüş ve yaşayış biçimleri buydu.
Amman’daki belediye işçilerinin ustabaşı Ebu Cibran’ın birkaç ay önce anlattığı öyküyü hatırlattı bana bu.
Bir sabah onun işe çok öfkeli geldiğini fark edince başına ne geldiğini sordum, ama anlamayacağımı söyleyerek anlatmadı. Bu nedenle, bir fincan kahve içmesi için çadırıma davet ettim, neden bu kadar öfkeli olduğunu söylemesini istedim yine.
Kahvesinden bir yudum aldı, Nuh’un öyküsünü duyup duymadığımı sordu.
Devam etmesini söyledim, çünkü daha başından ilginç görünüyordu.
“Peki”, dedi, “Nuh, Allah’tan korkan, dürüst bir adamdı ama dünyadaki pek çok insan yoz bir yaşam sürdürüyordu. Bu nedenle Allah Nuh’a,
‘Nuh, sen doğru bir adamsın. Şu uzunlukta, şu genişlikte, şu yükseklikte bir gemi yap hemen, çünkü dünyaya tufan getireceğim ve dünyadaki bürün yoz insanları boğacağım’ dedi.
“Nuh üç marangoz tuttu, Allah’ın ona yaptığı açıklamalara uygun bir gemi yaptırdı. Ancak, marangozlar geminin inşasını bitirdiklerinde Nuh emeklerinin karşılığında ne istediklerini sordu. Hepsi kızıyla evlenmek istediğini söyledi! Ama Nuh’un tek kızı vardı. Sonuçta marangozlara ertesine güne kadar kendisinden cevap beklemelerini söyledi. Gece eve kapandı, Allah’a başvurdu. ‘Ey, merhametli Allahım’ dedi, ‘Ne yapmalıyım, söyle. Bana gemi yapan üç marangozun hepsi de emekleri karşılığında kızımı kendilerine vermemi istiyor ama benim tek kızım var.’
“Allah, ona ‘Endişelenme Nuh, git uyu dedi.
“Nuh gidip uyudu. Uyandığında bir değil, üç kızı olduğunu fark etti. Ama köpeğiyle eşeği yok olmuştu. Üç kızını marangozlara verdi, ama sorun, Nuh’un gerçek kızının hangisi olduğunu söyleyememesiydi.
“Dolayısıyla, gerçek kızının hangisi olduğunu anlamak için sırayla onları evlerinde ziyaret etmeye ve bir süre kalmaya karar verdi. Birini ziyarete gidip birkaç gün evinde kaldı. Her zaman boş boş konuştuğunu gördü. Bu kızının eski köpeği olması gerektiğine karar verdi. Sonra birkaç gün öbür kızının evinde kaldı. Hiçbir şey konuşmadığını ama kendisine söylenenleri her zaman göz ardı ettiğini ve
gibi yaptığını anladı. Bu kızının eski eşeği olması gerektiğine karar verdi, Böylece Nuh, gerçek kızını ayrıt etti.
“Şimdi, Nuh döneminden beri üç tip kadın vardır. Dırdır eden tip, eşek tipi ve insan tipi. Benim eşim eşek tipinde! Dün gece bütün aylığımı verdim ona. Bu sabah bir bardak çay içmek için tek kuruşumuz olmadan uyandık. Neden biliyor musun? Çünkü bütün aylığımı annesiyle babasına vermiş! Neden biliyor musun? Sevgili kardeşim, aptalca nedeni şu: Param olursa başka bir kadınla evleneceğimden korkuyor! Bütün aylığımı annesiyle babasına vermesinin nedeni bu! Deli ediyor bu beni!”
Ebu Cibran da bir kadınla daha evlenmekten söz eden işçiler gibi Filistinliydi. Bu işçilerin bazılarının da aynı sorunu var mı, diye merak etmekten kendimi alamadım.
Bedevi deve çobanlarının yaşam biçimi Filistinli kardeşlerininkinden çok farklıydı. Bütün yıl çölde yaşıyorlardı. Dış dünyadan tamamıyla kopmuşlar, birkaç deve otlatıyorlar, ara sıra avladıkları hayvanların dışında, özellikle deve sütüyle geçinip gidiyorlardı. Ancak, her şeye karşın zekiydiler, kendilerinden gurur duyuyorlardı. Bir deri bir kemiktiler ama sağlıklıydılar, o kadar çeviktiler ki en hızlı deveyi geçebiliyorlardı. Otlattıkları develerin karşılığında her yıl bir deve alıyorlardı. Gelin almak isterlerse, çeyiz en azından üç deveydi. Bu nedenle, sık sık kız kardeşlerini takas ediyorlardı.
Filistinlilerle Bedevi deve çobanlarının birbirlerine nasıl baktıklarını göstermek için bir gün aralarında ne geçtiğini size anlatayım. Saleh el-Şami’yle ben tepenin içinde kazdığımız kocaman girişin üst kenarında durmuş, işi denetliyor ve ilerleyen çalışmaya kuş bakışı bakıyorduk. Genç
bir Bedevi deve çobanı gelip bize kibarca selam verdi, bize katıldı. Bir elinde uzun bir sopa, diğer elinde bir jerbo-ayı kuyruğundan tutuyordu. Selamına karşılık verdiğimde tepenin dört buçuk metre aşağısında mermer çıkaran Filistinli işçiler genç Bedevi’yi gördüler ve onunla iki çift laf etmeye başladılar. Bir süre sonra sohbet alaya dönüştü. Filistinli işçilerden biri alayla “Kuyruğundan
Batima nineyle bütün ailesinin duaları sonunda 1951 yılında bir gün cevaplanmış, Halid Yusef Şukri (Natho) yıllarca ortadan kaybolduktan sonra ansızın eve dönmüştü. Bu, Amman’daki Nathoları sahiden çok sevindirmişti. Bu nedenle, doğal olarak, bu günün onuruna kurban kestiler ve llyas Jaji’nin evinde cegu düzenlediler. Bu sevinçli olayı aktif olarak düzenleyenler Yusef Batta, Yusef’in kız kardeşi Kevser, Halid Şukri’nin kız kardeşi Samiye ve bendim.
Halid, orta boylu enerjik biriydi, benden birkaç yaş küçüktü. Cegu-nun ortasında Yusef Batta’yla benim durduğum yere gelip çabalarımız için teşekkür etti.
Batima ninesiyle bütün ailenin onu merak ettiğini ve dönmesi için sürekli dua ettiğini söyledim. Borcunu ödeyecek parası oluncaya kadar eve dönmediğini söyledi.
“Ama” diye sözünü kestim, “senin parayı çarçur etmediğini herkes biliyordu. Sen yalnızca bazı arkadaşlarına borç para verdin, onlar da sana zamanında ödeyemediler.”
Başkalarının düşünceleri, bu paranın sahipleri olan ve geri almayı bekleyen insanları hiç değiştirmezdi, dedi. Bu nedenle, güvenlerini sarstığı bu insanların yüzüne bakamamıştı. Ancak paralarını geri verdiğinde yüzlerine bakardı. Şimdi geri dönmüş, gecikme için kendisini bağışlamaları-nüstemiş, borcunu ödemiş ve çok rahatladığını hissetmişti.
Bütün o yıllarda ne kadar yalnız olmalıydı, bu amaçla çektiği üzüntüyü düşündüm, ona sıkı sıkı sarıldım. Daha sonra Halid benim iyi bir îbabam ve iyi dostum oldu.
286 KADİR NATHO
O ceguda anadilimizi bilmeyen gençlerle, kızlarla ve delikanlılarla ta. niştim. Bu konudaki endişemi Halide açtım. Önerisi üzerine dernekteltj bazı etkili kişilerle bu sorunu tartıştık. Hatta onlara Çerkesçe konuşma ve yazma öğretmeye gönüllü olmuştum ama soruna pek ilgi duymadıklarım görünce bunu tartışmayı bir süreliğine kestim.
Hicaz — Ürdün Demiryolunda Çalışma
Hicaz — Ürdün Demiryolu Şirketinin genel müdürü Çerkeş İzzet Tı-ğuj’un sayesinde, 1953’te şirkette iş buldum. Sonuçta, Amman’la Marka arasında bulunan, Amman’ın ana tren istasyonu el-Mahatta’da çalışmaya başladım. Şam’a, Ürdün’ün Maan şehrine, buradan Suudi Arabistan'ın Hicaz şehrine giden tren katarlarını düzenleyen ekibin bir parçasıydım. Gelen vagonların istasyonda dağıtımını yapıyorduk.
Düzenli hafta sonu tatillerinin yanı sıra resmi tatillerde ve dini bayramlarda da izin kullanılan, sıkı denetim yapılmayan, iyi ücret verilen bir işti. Hatta bir üstümüzdeki ustabaşının onayıyla ve ekibimizden yerimize bakacak biri bulmak koşuluyla herhangi bir gün de izin alabiliyorduk. Doğal olarak, böyle özgür olmak hoşumuza gidiyor ve günlük işimizi dürüstlükle, vicdanlı ve en iyi becerimizi göstererek yapıyorduk.
îlk iki hafta işe Muhacirin’den al-Mahatta’ya otobüsle gidip geldim ama günde iki saatim yolda geçiyordu ve hem sabahları işe giderken hem de akşamları eve dönerken Amman’da otobüs değiştirmem gerekiyordu. Dolayısıyla, her gün çektiğim bu gereksiz sıkıntıdan kurtulmak için al-Mahatta tren istasyonunun yakınında bir ev kiraladım, Muhacirin’den taşındım. Çok geçmeden. Marka Havaalanı’nda bekçilik yapan Paşe Yediğe, aylık kira parasından tasarruf etmek için bana taşındı.
Oda ikimizin de çok rahat kalabileceğimiz kadar büyüktü, yemek pişirebildiğimiz küçük bir mutfak vardı; ama birbirimizi günde birkaç saatten fazla ancak görüyorduk. Paşe Yediğe havaalanında gece bekçisiy-di, bense sabah sekizden öğleden sonra dörde kadar tren istasyonunda çalışıyordum. Yine de oda arkadaşlığının hem ikimiz için ekonomik, hem de benim yararıma olduğu ortaya çıktı. İş günlerinde tren istasyonunun civarında bol bulunan küçük restoranlarda yemek yiyordum ama hafta sonlarıyla tatillerde sevdiğim bazı yemekleri evde pişiriyordum. Derdim şuydu; bulaşık yıkamaktan nefret ediyordum, bir daha yemek pişirmem gerekinceye kadar onları yıkamadan bırakıyordum. Öte yandan Paşhc Yediğe, kirli tabak görmeye dayanamıyor, düzensiz olduğum için beni azarlayarak ber zaman yıkıyordu.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 287
Ellili yaşlarda güçlü kuvvetli, sağlık timsali bir adam olan zavallı Paşe Yediğe ansızın kanser oldu. Bizden ayrılıncaya kadar sürekli ziyaretine aittiğim Amman devlet hastanesinde kaldığı altı ay içinde hastalık onu bir avuç kemik haline getirdi.
Her nedense Paşe Yediğe’nin acı kaderi beni derinden etkiledi. Bir süre benimle yaşadığı odada kalmaktan huzursuzluk duymaya başladım. Bu nedenle, iyi bakılan bitki ve çiçeklerle dolu geniş avlulu bir evde yaşayan komşularım, dost ve hoşsohbet Huri ailesinden bir oda kiraladım. Nas-turi Hıristiyan Huri çiftinin üç kızıyla on yaşında bir oğlu vardı. Kızlarından biri çoktan evlenmişti, öbür ikisi henüz lisedeydi. Birkaç gün içinde bu ailenin bir parçası oldum. Sık sık beni evde pişirdikleri akşam yemeğine davet etmeye başladılar.
Huri ailesi 1953-1954 yılbaşı gecesini kendileriyle kutlamamı istediler ama ben bütün itirazlarına karşın onları bırakıp Muhacirin’de yaşayan arkadaşlarımı ve Muhtarda eşi Agnitsa’yı görmeye gittim. Bu, komünistlerin açıkça kontrolü ele geçirmeye çalıştıkları dönemdi. Kargaşa yayılıyor ve Ürdün’de giderek tırmanıyordu. Gösteri yapan yüzlerce, binlerce kişi hükümet aleyhine sloganlar atıp, ülkenin her yerinde bol bulunan taşlarla dükkânların camlarını kırarak Amman sokaklarında daha sık yürüyüş yapmaya başlamışlardı. Sokaklarda sivillerin otomobillerini bile deviriyorlar, parçalıyorlar, yakıyorlardı. Haşimi Krallığı ordusunun başkomutanı Glubb Paşa Ürdün’den gitsin, İngiltere’ye dönsün diye bağırıyorlardı. Sivil şiddet nedeniyle hükümet ülkede yasa ve düzeni korumak için polis gücünü, hatta kimi zaman orduyu kullanmaya ve başka yerlerde sokağa çıkma yasağı uygulamaya başladı.
Amman’a gelince Şapsığ mahallesindeki arkadaşlarımla biraz zaman geçirdim. Şehir otobüslerine sokaklardan uzak durma emri verildiği için, buradan Muhacirin’e kadar yürümek zorunda kaldım. Sonunda Muh-tar’ın evine gidip içeri girdiğimde belki gecenin on biri ya da on bir buçuğuydu. Etrafında Mos Subzoko, Hajimus Natho, Cankıhş Batmen, Muhtar Tleuj ve Boris Koble’nin oturduğu sofraya kocaman bir hindi kızartması, yeni pişirilmiş çeşitli yemekler, şişelerce alkollü içecek, salatalar ve ekmek çoktan getirilmişti. Agnitsa hâlâ sofra kurmaya uğraşıyordu. Selâmlaştıktan sonra onlara katılmaya davet edildim. “Sovyetler Birliği’ne dönmezsiniz tabii” dedim, şaka yollu. “Böyle zengin bir sofrayı hayatınızda görmediniz hiç!”
Önce Cankıhş karşı çıktı. Böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiği-
288 KADİR NATHO
mi sordu. Üç kız kardeşin rek erkek kardeşi olduğunu, bu nedenle, ona tavuk pişirmedikleri tek bir gün bile olmadığını söyledi!
Arkadaşım Cankılış’ı tanıyamadım. O, babası kulak olarak Sibirya’ya sürgün edilen, ailesi köyünün kolhozunun yönetim ofisi haline getirilen evinden atılan biriydi. Ürdün’de siyasi durum değişince tamamen ağız değiştirmişti! Şiddetle değişmesine şaşırdım, kaç tavukları olduğunu sordum, “Neden bana bu soruyu soruyorsun?” dedi, gücendi.
“Çünkü dostum” dedim, “her gün tavuk yemen için ailenin 364 tavuğu olmalı. Bugünlerde devletin tavuk çiftliğinde bile 364 tavuk yok!” O zaman Hajimus Natho, vatana dönenlerin o kadar yoksul olmadıklarını, tarla sürerken giydikleri oğlak derisi çizmelerin kıvrılıp cebe konabilecek kadar yumuşak olduğunu söyledi!
“Peki, Hajimus, thamata maf, benim bildiğimden tamamıyla farklı bir kolhozda yaşamış olmalısın. Şahsen ben, oğlak derisi çizmeyle tarla süren ya da iki düzineden fazla tavuğu olan bir aile görmedim. Ayrıca, ağız değiştirmenin kimsenin boynunu kurtaracağını sanmıyorum!”
“O geveze ağzını kapamazsan” dedi Boris Koble, “kafanı taşla kırarlar!” “Sen kendi boynunu kurtar, dostum” dedim ona. “Benim için endişe etme!”
“Kadirbek” dedi Muhtar, “onlardan doğruyu söylemelerini bekleme. İtiraf etmeye korkuyorlar, çünkü bu ülkede bile komünistler çevremizi sardılar! Onları hiç suçlamıyorum. Gel, nice mutlu yıllara içelim.” Kadehini kaldırdı, yüzü parlıyordu.
Biz de ona gülümsedik, kadeh kaldırdık. Grubun en büyüğü Mos Subzoko ayağa kalktı, thamata rolü oynayarak, kutlama için hazırladığı böyle zengin ve lezzetli yemek için Agnitsa’ya teşekkür etti, hepimize mutlu bir yıl, çok sağlıklı, mutlu, uzun gönençli bir ömür diledi. Bundan sonra thamata sırayla hepimizden kadeh kaldırarak bir kutlama sözü söylememizi istedi, eski dostlarımızla birlikte yeni yılı kutlamaya başladık.
Artan sivil karışıklık ve şiddet gösterileri nedeniyle hükümet, özellikle Amman’da giderek daha çok sokağa çıkma yasağı uygulamaya başladı. Bu sokağa çıkma yasakları kimi zaman öğleden sonra erken saatlerden ertesi sabaha kadar sürüyordu. Bu süre içinde halkın evlerinden çıkması yasaktı. Şehirde ve çevresinde toplu taşımacılık yapılmıyordu. Bu nedenle, hükümetin normal çalışması için önemli görevlerde bulunan bürün
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 2.89
subaylar, memurlar ve işçilere 1954 Eylül’ünde özel izitaler çıkarıldı. Böy-lece polis onları gözaltına almayacak ve işe zamanında gitmelerini engellemeyecekti. Bizler, Hicaz—Ürdün Demiryolu Şirketi’nin işçileri de özel ilin çıkarılan ayrıcalıklıların arasındaydık. Şehirde her zaman her yere gitmekte özgürdük.
Fotoğrafımı taşıyan bu izin belgesi. Muhtar ve AgnitsaTleuj’i ziyarete gittiğim bir gün daha yeni çıkarılmıştı. Muhtar hâlâ işteydi, beni kardeşi gibi seven eşi Agnitsa, on iki yaşındaki kızları Raya, sekiz yaşındaki oğlu Mubammed beni içtenlikle karşıladılar. Kahve içip sohbet ederken Muhtar da bize katıldı. Şehirde kimsenin evden çıkmasına izin verilmezken onlara nasıl geldiğimi merak etti. Havayla izin belgemi çıkarıp gösterdim.
Arapça okuyamadığı için bunun ne olduğunu sordu. Bu belgeyle her zaman her yere gidebilmekle övündüm.
Bana inanmayarak baktı, gülümsedi. “Öyleyse” dedi, “beni şehre götür! Götürebilirsen sana yemek ısmarlarım.”
erotik sex shop ürünleriPlanladığımız gibi, ertesi sabah kazmalar ve küreklerle lepenin eleğini kazmaya, toprağı önce el arabalarıyla, sonra kamyonlarla atmaya başkulık, Salih el-Şaminin topladığı işçilerin çok çalışkan bir ekip okluğu onaya çıktı, tepede geniş bir yarık açtıktan sonra, ikinci haftada çizgiler halinde siyah beyaz damarlı olağanüstü bir yeşil mermer katmanı bulduk. Dinamit eksperi bile mermerin mükemmel kalitesine şaşırdı, henıcn ımu Amman’a teslim etmeye başladık.
O akşam yemek yemek için odamıza çekildiğimizde Salih el-Şaıni, görevi tamamıyla şans eseri başardığımıza çok seviniyor, Tanrı’ya şükri'di-yordu. Daha önce olanaksız görünenin üstesinden gelebilmek, gerçeklen o ender fırsatlardan biriydi! Ben dahil ilgili herkesin yararına olan bu başarı nedeniyle arkadaşlarımın duydukları minneti doğal olarak lama-mıyla paylaşıyordum.
Bu iş benim için çifte bereketti. Hem hayatımı kazanmamı sağlamış, hem de beni iyileşeceğim ideal bir yere, çöle getirmişti. Çok sayıda kertenkeleleri ve tek başına dolaşan Bedevi deve çobanlarıyla ilginç bir dünyaydı. Filistinli işçilerin düşünce ve yaşayış biçimleri bile burada, dalu önce tanıdıklarımınkinden çok farklı görünüyordu. Hem Bedevi deve çobanlan hem Filistinli işçiler büyük yoksulluk içinde yaşasalar da lıer biri kendi yaşam tarzıyla gurur duyuyor, kendisinin öbüründen daha iyi olduğunu düşünüyordu.
Tepeye yerleştiğimizin ikinci günü, o güne kadar gördüğüm ilk Bedevi deve çobanı bizi görmeye geldi. İnanılmaz gelse de, pirincin ne olduğunu bilmiyordu. Onunla deve sütü ve su takas etmeye başladık. Devc.süui bende önce müshil etkisi yaptı ama birkaç günde alıştım. Bu sütten çok elde etmemiz, canlandıran temiz çöl havası ve Salih el-Şami’nin lezzetli yemekleri sayesinde gücümü hızla yeniden
jkinci ya da üçüncü eşle evlenme konusunu ciddi ciddi tartıştıklarını gördüm. Birçoğu zaten evlenip aile kurmuş, başlıca günlük yiyecekleri salamura zeytin, bir parça peynir ve ekmekten oluşan, hayatlarını kazan-paakiçin çok çalışan, yirmili otuzlu yaşlardaki bu çalışkan insanların para biriktirip başka bir kadınla evlenmeye bu kadar can attıklarına inanmak benim için güçtü. Ama onların düşünüş ve yaşayış biçimleri buydu.
Amman’daki belediye işçilerinin ustabaşı Ebu Cibran’ın birkaç ay önce anlattığı öyküyü hatırlattı bana bu.
Bir sabah onun işe çok öfkeli geldiğini fark edince başına ne geldiğini sordum, ama anlamayacağımı söyleyerek anlatmadı. Bu nedenle, bir fincan kahve içmesi için çadırıma davet ettim, neden bu kadar öfkeli olduğunu söylemesini istedim yine.
Kahvesinden bir yudum aldı, Nuh’un öyküsünü duyup duymadığımı sordu.
Devam etmesini söyledim, çünkü daha başından ilginç görünüyordu.
“Peki”, dedi, “Nuh, Allah’tan korkan, dürüst bir adamdı ama dünyadaki pek çok insan yoz bir yaşam sürdürüyordu. Bu nedenle Allah Nuh’a,
‘Nuh, sen doğru bir adamsın. Şu uzunlukta, şu genişlikte, şu yükseklikte bir gemi yap hemen, çünkü dünyaya tufan getireceğim ve dünyadaki bürün yoz insanları boğacağım’ dedi.
“Nuh üç marangoz tuttu, Allah’ın ona yaptığı açıklamalara uygun bir gemi yaptırdı. Ancak, marangozlar geminin inşasını bitirdiklerinde Nuh emeklerinin karşılığında ne istediklerini sordu. Hepsi kızıyla evlenmek istediğini söyledi! Ama Nuh’un tek kızı vardı. Sonuçta marangozlara ertesine güne kadar kendisinden cevap beklemelerini söyledi. Gece eve kapandı, Allah’a başvurdu. ‘Ey, merhametli Allahım’ dedi, ‘Ne yapmalıyım, söyle. Bana gemi yapan üç marangozun hepsi de emekleri karşılığında kızımı kendilerine vermemi istiyor ama benim tek kızım var.’
“Allah, ona ‘Endişelenme Nuh, git uyu dedi.
“Nuh gidip uyudu. Uyandığında bir değil, üç kızı olduğunu fark etti. Ama köpeğiyle eşeği yok olmuştu. Üç kızını marangozlara verdi, ama sorun, Nuh’un gerçek kızının hangisi olduğunu söyleyememesiydi.
“Dolayısıyla, gerçek kızının hangisi olduğunu anlamak için sırayla onları evlerinde ziyaret etmeye ve bir süre kalmaya karar verdi. Birini ziyarete gidip birkaç gün evinde kaldı. Her zaman boş boş konuştuğunu gördü. Bu kızının eski köpeği olması gerektiğine karar verdi. Sonra birkaç gün öbür kızının evinde kaldı. Hiçbir şey konuşmadığını ama kendisine söylenenleri her zaman göz ardı ettiğini ve
gibi yaptığını anladı. Bu kızının eski eşeği olması gerektiğine karar verdi, Böylece Nuh, gerçek kızını ayrıt etti.
“Şimdi, Nuh döneminden beri üç tip kadın vardır. Dırdır eden tip, eşek tipi ve insan tipi. Benim eşim eşek tipinde! Dün gece bütün aylığımı verdim ona. Bu sabah bir bardak çay içmek için tek kuruşumuz olmadan uyandık. Neden biliyor musun? Çünkü bütün aylığımı annesiyle babasına vermiş! Neden biliyor musun? Sevgili kardeşim, aptalca nedeni şu: Param olursa başka bir kadınla evleneceğimden korkuyor! Bütün aylığımı annesiyle babasına vermesinin nedeni bu! Deli ediyor bu beni!”
Ebu Cibran da bir kadınla daha evlenmekten söz eden işçiler gibi Filistinliydi. Bu işçilerin bazılarının da aynı sorunu var mı, diye merak etmekten kendimi alamadım.
Bedevi deve çobanlarının yaşam biçimi Filistinli kardeşlerininkinden çok farklıydı. Bütün yıl çölde yaşıyorlardı. Dış dünyadan tamamıyla kopmuşlar, birkaç deve otlatıyorlar, ara sıra avladıkları hayvanların dışında, özellikle deve sütüyle geçinip gidiyorlardı. Ancak, her şeye karşın zekiydiler, kendilerinden gurur duyuyorlardı. Bir deri bir kemiktiler ama sağlıklıydılar, o kadar çeviktiler ki en hızlı deveyi geçebiliyorlardı. Otlattıkları develerin karşılığında her yıl bir deve alıyorlardı. Gelin almak isterlerse, çeyiz en azından üç deveydi. Bu nedenle, sık sık kız kardeşlerini takas ediyorlardı.
Filistinlilerle Bedevi deve çobanlarının birbirlerine nasıl baktıklarını göstermek için bir gün aralarında ne geçtiğini size anlatayım. Saleh el-Şami’yle ben tepenin içinde kazdığımız kocaman girişin üst kenarında durmuş, işi denetliyor ve ilerleyen çalışmaya kuş bakışı bakıyorduk. Genç
bir Bedevi deve çobanı gelip bize kibarca selam verdi, bize katıldı. Bir elinde uzun bir sopa, diğer elinde bir jerbo-ayı kuyruğundan tutuyordu. Selamına karşılık verdiğimde tepenin dört buçuk metre aşağısında mermer çıkaran Filistinli işçiler genç Bedevi’yi gördüler ve onunla iki çift laf etmeye başladılar. Bir süre sonra sohbet alaya dönüştü. Filistinli işçilerden biri alayla “Kuyruğundan
Batima nineyle bütün ailesinin duaları sonunda 1951 yılında bir gün cevaplanmış, Halid Yusef Şukri (Natho) yıllarca ortadan kaybolduktan sonra ansızın eve dönmüştü. Bu, Amman’daki Nathoları sahiden çok sevindirmişti. Bu nedenle, doğal olarak, bu günün onuruna kurban kestiler ve llyas Jaji’nin evinde cegu düzenlediler. Bu sevinçli olayı aktif olarak düzenleyenler Yusef Batta, Yusef’in kız kardeşi Kevser, Halid Şukri’nin kız kardeşi Samiye ve bendim.
Halid, orta boylu enerjik biriydi, benden birkaç yaş küçüktü. Cegu-nun ortasında Yusef Batta’yla benim durduğum yere gelip çabalarımız için teşekkür etti.
Batima ninesiyle bütün ailenin onu merak ettiğini ve dönmesi için sürekli dua ettiğini söyledim. Borcunu ödeyecek parası oluncaya kadar eve dönmediğini söyledi.
“Ama” diye sözünü kestim, “senin parayı çarçur etmediğini herkes biliyordu. Sen yalnızca bazı arkadaşlarına borç para verdin, onlar da sana zamanında ödeyemediler.”
Başkalarının düşünceleri, bu paranın sahipleri olan ve geri almayı bekleyen insanları hiç değiştirmezdi, dedi. Bu nedenle, güvenlerini sarstığı bu insanların yüzüne bakamamıştı. Ancak paralarını geri verdiğinde yüzlerine bakardı. Şimdi geri dönmüş, gecikme için kendisini bağışlamaları-nüstemiş, borcunu ödemiş ve çok rahatladığını hissetmişti.
Bütün o yıllarda ne kadar yalnız olmalıydı, bu amaçla çektiği üzüntüyü düşündüm, ona sıkı sıkı sarıldım. Daha sonra Halid benim iyi bir îbabam ve iyi dostum oldu.
286 KADİR NATHO
O ceguda anadilimizi bilmeyen gençlerle, kızlarla ve delikanlılarla ta. niştim. Bu konudaki endişemi Halide açtım. Önerisi üzerine dernekteltj bazı etkili kişilerle bu sorunu tartıştık. Hatta onlara Çerkesçe konuşma ve yazma öğretmeye gönüllü olmuştum ama soruna pek ilgi duymadıklarım görünce bunu tartışmayı bir süreliğine kestim.
Hicaz — Ürdün Demiryolunda Çalışma
Hicaz — Ürdün Demiryolu Şirketinin genel müdürü Çerkeş İzzet Tı-ğuj’un sayesinde, 1953’te şirkette iş buldum. Sonuçta, Amman’la Marka arasında bulunan, Amman’ın ana tren istasyonu el-Mahatta’da çalışmaya başladım. Şam’a, Ürdün’ün Maan şehrine, buradan Suudi Arabistan'ın Hicaz şehrine giden tren katarlarını düzenleyen ekibin bir parçasıydım. Gelen vagonların istasyonda dağıtımını yapıyorduk.
Düzenli hafta sonu tatillerinin yanı sıra resmi tatillerde ve dini bayramlarda da izin kullanılan, sıkı denetim yapılmayan, iyi ücret verilen bir işti. Hatta bir üstümüzdeki ustabaşının onayıyla ve ekibimizden yerimize bakacak biri bulmak koşuluyla herhangi bir gün de izin alabiliyorduk. Doğal olarak, böyle özgür olmak hoşumuza gidiyor ve günlük işimizi dürüstlükle, vicdanlı ve en iyi becerimizi göstererek yapıyorduk.
îlk iki hafta işe Muhacirin’den al-Mahatta’ya otobüsle gidip geldim ama günde iki saatim yolda geçiyordu ve hem sabahları işe giderken hem de akşamları eve dönerken Amman’da otobüs değiştirmem gerekiyordu. Dolayısıyla, her gün çektiğim bu gereksiz sıkıntıdan kurtulmak için al-Mahatta tren istasyonunun yakınında bir ev kiraladım, Muhacirin’den taşındım. Çok geçmeden. Marka Havaalanı’nda bekçilik yapan Paşe Yediğe, aylık kira parasından tasarruf etmek için bana taşındı.
Oda ikimizin de çok rahat kalabileceğimiz kadar büyüktü, yemek pişirebildiğimiz küçük bir mutfak vardı; ama birbirimizi günde birkaç saatten fazla ancak görüyorduk. Paşe Yediğe havaalanında gece bekçisiy-di, bense sabah sekizden öğleden sonra dörde kadar tren istasyonunda çalışıyordum. Yine de oda arkadaşlığının hem ikimiz için ekonomik, hem de benim yararıma olduğu ortaya çıktı. İş günlerinde tren istasyonunun civarında bol bulunan küçük restoranlarda yemek yiyordum ama hafta sonlarıyla tatillerde sevdiğim bazı yemekleri evde pişiriyordum. Derdim şuydu; bulaşık yıkamaktan nefret ediyordum, bir daha yemek pişirmem gerekinceye kadar onları yıkamadan bırakıyordum. Öte yandan Paşhc Yediğe, kirli tabak görmeye dayanamıyor, düzensiz olduğum için beni azarlayarak ber zaman yıkıyordu.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 287
Ellili yaşlarda güçlü kuvvetli, sağlık timsali bir adam olan zavallı Paşe Yediğe ansızın kanser oldu. Bizden ayrılıncaya kadar sürekli ziyaretine aittiğim Amman devlet hastanesinde kaldığı altı ay içinde hastalık onu bir avuç kemik haline getirdi.
Her nedense Paşe Yediğe’nin acı kaderi beni derinden etkiledi. Bir süre benimle yaşadığı odada kalmaktan huzursuzluk duymaya başladım. Bu nedenle, iyi bakılan bitki ve çiçeklerle dolu geniş avlulu bir evde yaşayan komşularım, dost ve hoşsohbet Huri ailesinden bir oda kiraladım. Nas-turi Hıristiyan Huri çiftinin üç kızıyla on yaşında bir oğlu vardı. Kızlarından biri çoktan evlenmişti, öbür ikisi henüz lisedeydi. Birkaç gün içinde bu ailenin bir parçası oldum. Sık sık beni evde pişirdikleri akşam yemeğine davet etmeye başladılar.
Huri ailesi 1953-1954 yılbaşı gecesini kendileriyle kutlamamı istediler ama ben bütün itirazlarına karşın onları bırakıp Muhacirin’de yaşayan arkadaşlarımı ve Muhtarda eşi Agnitsa’yı görmeye gittim. Bu, komünistlerin açıkça kontrolü ele geçirmeye çalıştıkları dönemdi. Kargaşa yayılıyor ve Ürdün’de giderek tırmanıyordu. Gösteri yapan yüzlerce, binlerce kişi hükümet aleyhine sloganlar atıp, ülkenin her yerinde bol bulunan taşlarla dükkânların camlarını kırarak Amman sokaklarında daha sık yürüyüş yapmaya başlamışlardı. Sokaklarda sivillerin otomobillerini bile deviriyorlar, parçalıyorlar, yakıyorlardı. Haşimi Krallığı ordusunun başkomutanı Glubb Paşa Ürdün’den gitsin, İngiltere’ye dönsün diye bağırıyorlardı. Sivil şiddet nedeniyle hükümet ülkede yasa ve düzeni korumak için polis gücünü, hatta kimi zaman orduyu kullanmaya ve başka yerlerde sokağa çıkma yasağı uygulamaya başladı.
Amman’a gelince Şapsığ mahallesindeki arkadaşlarımla biraz zaman geçirdim. Şehir otobüslerine sokaklardan uzak durma emri verildiği için, buradan Muhacirin’e kadar yürümek zorunda kaldım. Sonunda Muh-tar’ın evine gidip içeri girdiğimde belki gecenin on biri ya da on bir buçuğuydu. Etrafında Mos Subzoko, Hajimus Natho, Cankıhş Batmen, Muhtar Tleuj ve Boris Koble’nin oturduğu sofraya kocaman bir hindi kızartması, yeni pişirilmiş çeşitli yemekler, şişelerce alkollü içecek, salatalar ve ekmek çoktan getirilmişti. Agnitsa hâlâ sofra kurmaya uğraşıyordu. Selâmlaştıktan sonra onlara katılmaya davet edildim. “Sovyetler Birliği’ne dönmezsiniz tabii” dedim, şaka yollu. “Böyle zengin bir sofrayı hayatınızda görmediniz hiç!”
Önce Cankıhş karşı çıktı. Böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiği-
288 KADİR NATHO
mi sordu. Üç kız kardeşin rek erkek kardeşi olduğunu, bu nedenle, ona tavuk pişirmedikleri tek bir gün bile olmadığını söyledi!
Arkadaşım Cankılış’ı tanıyamadım. O, babası kulak olarak Sibirya’ya sürgün edilen, ailesi köyünün kolhozunun yönetim ofisi haline getirilen evinden atılan biriydi. Ürdün’de siyasi durum değişince tamamen ağız değiştirmişti! Şiddetle değişmesine şaşırdım, kaç tavukları olduğunu sordum, “Neden bana bu soruyu soruyorsun?” dedi, gücendi.
“Çünkü dostum” dedim, “her gün tavuk yemen için ailenin 364 tavuğu olmalı. Bugünlerde devletin tavuk çiftliğinde bile 364 tavuk yok!” O zaman Hajimus Natho, vatana dönenlerin o kadar yoksul olmadıklarını, tarla sürerken giydikleri oğlak derisi çizmelerin kıvrılıp cebe konabilecek kadar yumuşak olduğunu söyledi!
“Peki, Hajimus, thamata maf, benim bildiğimden tamamıyla farklı bir kolhozda yaşamış olmalısın. Şahsen ben, oğlak derisi çizmeyle tarla süren ya da iki düzineden fazla tavuğu olan bir aile görmedim. Ayrıca, ağız değiştirmenin kimsenin boynunu kurtaracağını sanmıyorum!”
“O geveze ağzını kapamazsan” dedi Boris Koble, “kafanı taşla kırarlar!” “Sen kendi boynunu kurtar, dostum” dedim ona. “Benim için endişe etme!”
“Kadirbek” dedi Muhtar, “onlardan doğruyu söylemelerini bekleme. İtiraf etmeye korkuyorlar, çünkü bu ülkede bile komünistler çevremizi sardılar! Onları hiç suçlamıyorum. Gel, nice mutlu yıllara içelim.” Kadehini kaldırdı, yüzü parlıyordu.
Biz de ona gülümsedik, kadeh kaldırdık. Grubun en büyüğü Mos Subzoko ayağa kalktı, thamata rolü oynayarak, kutlama için hazırladığı böyle zengin ve lezzetli yemek için Agnitsa’ya teşekkür etti, hepimize mutlu bir yıl, çok sağlıklı, mutlu, uzun gönençli bir ömür diledi. Bundan sonra thamata sırayla hepimizden kadeh kaldırarak bir kutlama sözü söylememizi istedi, eski dostlarımızla birlikte yeni yılı kutlamaya başladık.
Artan sivil karışıklık ve şiddet gösterileri nedeniyle hükümet, özellikle Amman’da giderek daha çok sokağa çıkma yasağı uygulamaya başladı. Bu sokağa çıkma yasakları kimi zaman öğleden sonra erken saatlerden ertesi sabaha kadar sürüyordu. Bu süre içinde halkın evlerinden çıkması yasaktı. Şehirde ve çevresinde toplu taşımacılık yapılmıyordu. Bu nedenle, hükümetin normal çalışması için önemli görevlerde bulunan bürün
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 2.89
subaylar, memurlar ve işçilere 1954 Eylül’ünde özel izitaler çıkarıldı. Böy-lece polis onları gözaltına almayacak ve işe zamanında gitmelerini engellemeyecekti. Bizler, Hicaz—Ürdün Demiryolu Şirketi’nin işçileri de özel ilin çıkarılan ayrıcalıklıların arasındaydık. Şehirde her zaman her yere gitmekte özgürdük.
Fotoğrafımı taşıyan bu izin belgesi. Muhtar ve AgnitsaTleuj’i ziyarete gittiğim bir gün daha yeni çıkarılmıştı. Muhtar hâlâ işteydi, beni kardeşi gibi seven eşi Agnitsa, on iki yaşındaki kızları Raya, sekiz yaşındaki oğlu Mubammed beni içtenlikle karşıladılar. Kahve içip sohbet ederken Muhtar da bize katıldı. Şehirde kimsenin evden çıkmasına izin verilmezken onlara nasıl geldiğimi merak etti. Havayla izin belgemi çıkarıp gösterdim.
Arapça okuyamadığı için bunun ne olduğunu sordu. Bu belgeyle her zaman her yere gidebilmekle övündüm.
Bana inanmayarak baktı, gülümsedi. “Öyleyse” dedi, “beni şehre götür! Götürebilirsen sana yemek ısmarlarım.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder