erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri44

erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri44

 Bekle! Sen giyinip kuşanmışsın. Üzerimi değişeyim. Şehirde kiminle karşılaşacağını asla bilemezsin.”
Muhtar büyük bir heyecanla acele ederken Agnitsa karşı çıkmaya başladı. Kalabalık şehrin her yerini sürekli kırıp geçirirken şehre gitmenin çok tehlikeli olduğunu söyledi ama onu dinlemedik. En iyi giysilerinden birini giyen ve dışarı çıktığından beri çok uzun zaman geçtiğini, şehri özlediğini söyleyen Muhtar kısa süre sonra bana katıldı.
Muhtar çok düzgün görünüşlü biriydi. Yakışıklı, uzun boyludu ve dimdik yürürdü. Benden en az on on beş yaş büyüktü. Dahası şarkı söylemeyi, dans etmeyi seven, çok dost canlısı ve neşeli biriydi ama aramızdaki yaş farkı o güne kadar onunla yakın arkadaş olmamı, onunla yalnız başıma yemeğe gitmemi ya da içki içmemi engellemişti, j Muhacirin’den Amman’ın merkezine giderken polis bizi defalarca
I durdurdu ama izin belgemi her gösterişimde bize selam verdiler, hiç soru sormadan geçirdiler.
Polisin izin belgem için bana tanıdığı ayrıcalık Muhtarı o kadar etkilemişti ki yanındaki çadırda aylarca kaldığım Philadelphia Oteli’nde bana yemek ısmarlamakta ısrar etti.
Otelde krallar gibi karşılandık. Ancak iyi bir akşam yemeği yiyip birkaç kadeh içtikten sonra Muhtar’ı gerçekten tanımaya başladım. Bir konuya başlarken sık kullandığı söze ilk kez dikkat etmiştim; “Biliyor
mi sordu. Üç kız kardeşin tek erkek kardeşi olduğunu, bu nedenle, ona tavuk pişirmedikleri tek bir gün bile olmadığını söyledi!
Arkadaşım Cankılış’ı tanıyamadım. O, babası kulak olarak Sibirya’ya sürgün edilen, ailesi köyünün kolhozunun yönetim ofisi haline getirilen evinden atılan biriydi. Ürdün’de siyasi durum değişince tamamen ağız değiştirmişti! Şiddetle değişmesine şaşırdım, kaç tavukları olduğunu sordum,
“Neden bana bu soruyu soruyorsun?” dedi, gücendi.
“Çünkü dostum” dedim, “her gün tavuk yemen için ailenin 364 tavuğu olmalı. Bugünlerde devletin tavuk çiftliğinde bile 364 tavuk yok!”
O zaman Hajimus Natho, vatana dönenlerin o kadar yoksul olmadıklarını, tarla sürerken giydikleri oğlak derisi çizmelerin kıvrılıp cebe konabilecek kadar yumuşak olduğunu söyledi!
“Peki, Hajimus, thamata maf, benim bildiğimden tamamıyla farklı bir kolhozda yaşamış olmalısın. Şahsen ben, oğlak derisi çizmeyle tarla süren ya da iki düzineden fazla tavuğu olan bir aile görmedim. Ayrıca, ağız değiştirmenin kimsenin boynunu kurtaracağını sanmıyorum!”
“O geveze ağzını kapamazsan” dedi Boris Koble, “kafanı taşla kırarlar!"
“Sen kendi boynunu kurtar, dostum” dedim ona. “Benim için endişe etme!”
“Kadirbek” dedi Muhtar, “onlardan doğruyu söylemelerini bekleme, itiraf etmeye korkuyorlar, çünkü bu ülkede bile komünistler çevremizi sardılar! Onları hiç suçlamıyorum. Gel, nice mutlu yıllara içelim.” Kadehini kaldırdı, yüzü parlıyordu.
Biz de ona gülümsedik, kadeh kaldırdık. Grubun en büyüğü Mos Subzoko ayağa kalktı, thamata rolü oynayarak, kutlama için hazırladığı böyle zengin ve lezzetli yemek için Agnitsa’ya teşekkür etti, hepimize mutlu bir yıl, çok sağlıklı, mutlu, uzun gönençli bir ömür diledi. Bundan sonra thamata sırayla hepimizden kadeh kaldırarak bir kutlama sözü söylememizi istedi, eski dostlarımızla birlikte yeni yılı kutlamaya başladık.
Artan sivil karışıklık ve şiddet gösterileri nedeniyle hükümet, özellikle Amman’da giderek daha çok sokağa çıkma yasağı uygulamaya başladı. Bu sokağa çıkma yasakları kimi zaman öğleden sonra erken saatlerden ertesi sabaha kadar sürüyordu. Bu süre içinde halkın evlerinden çıkması yasaktı. Şehirde ve çevresinde toplu taşımacılık yapılmıyordu. Bu neden le, hükümetin normal çalışması için önemli görevlerde bulunan bürün
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 289
subaylar, memurlar ve işçilere 1954 Eylül’ünde özel izinler çıkarıldı. Böy-lece polis onları gözaltına almayacak ve işe zamanında gitmelerini engellemeyecekti. Bizler, Hicaz—Ürdün Demiryolu Şirketinin işçileri de özel izin çıkarılan ayrıcalıklıların arasındaydık. Şehirde her zaman her yere gitmekte özgürdük.
Fotoğrafımı taşıyan bu izin belgesi, Muhtar ve Agnitsa Tleuj’i ziyarete gittiğim bir gün daha yeni çıkarılmıştı. Muhtar hâlâ işteydi, beni kardeşi gibi seven eşi Agnitsa, on iki yaşındaki kızlan Raya, sekiz yaşındaki oğlu Muhammed beni içtenlikle karşıladılar. Kahve içip sohbet ederken Muhtar da bize katıldı. Şehirde kimsenin evden çıkmasına izin verilmezken onlara nasıl geldiğimi merak etti. Havayla izin belgemi çıkarıp gösterdim. Arapça okuyamadığı için bunun ne olduğunu sordu. Bu belgeyle her zaman her yere gidebilmekle övündüm.
Bana inanmayarak baktı, gülümsedi. “Öyleyse” dedi, “beni şehre götür! Götürebilirsen sana yemek ısmarlarım.”
“Kabul” dedim, ayağa kalktım. “Gidelim!”
“Bekle! Sen giyinip kuşanmışsın. Üzerimi değişeyim. Şehirde kiminle karşılaşacağını asla bilemezsin.”
Muhtar büyük bir heyecanla acele ederken Agnitsa karşı çıkmaya başladı. Kalabalık şehrin her yerini sürekli kırıp geçirirken şehre gitmenin çok tehlikeli olduğunu söyledi ama onu dinlemedik. En iyi giysilerinden birini giyen ve dışarı çıktığından beri çok uzun zaman geçtiğini, şehri özlediğini söyleyen Muhtar kısa süre sonra bana katıldı.
Muhtar çok düzgün görünüşlü biriydi. Yakışıklı, uzun boyludu ve dimdik yürürdü. Benden en az on on beş yaş büyüktü. Dahası şarkı söylemeyi, dans etmeyi seven, çok dost canlısı ve neşeli biriydi ama aramızdaki yaş farkı o güne kadar onunla yakın arkadaş olmamı, onunla yalnız başıma yemeğe gitmemi ya da içki içmemi engellemişti.
Muhacirin’den Amman’ın merkezine giderken polis bizi defalarca durdurdu ama izin belgemi her gösterişimde bize selam verdiler, hiç soru sormadan geçirdiler.
Polisin izin belgem için bana tanıdığı ayrıcalık Muhtarı o kadar etkilemişti ki yanındaki çadırda aylarca kaldığım Philadelphia Oteli’nde bana yemek ısmarlamakta ısrar etti.
Otelde krallar gibi karşılandık. Ancak iyi bir akşam yemeği yiyip birkaç kadeh içtikten sonra Muhtar’ı gerçekten tanımaya başladım. Bir konuya başlarken sık kullandığı söze ilk kez dikkat etmiştim: “Biliyor musun?” Bana öyküsünü anlatmaya böyle başladı. “Biliyor musun, Kadir”
2Ç0 KADİR NATHO
dedi, “arkadaşlarımızın hiçbiri artık doğruyu söylemeye cesaret edemiyot. Özellikle, komünistler Amman’da açıkça gösteri yapmaya başladıklarından beri korkuyorlar ama ben korkmuyorum. Ölünceye kadar doğruyu söylemeye devam edeceğim!
“Biliyor musun Kadir, biz o iyi Çerkeş ailelerinden biriyiz. Evet, çalışkan ve varlıklı bir Çerkeş abesiydik, geniş bir araziyi işliyorduk, koyun, inek, at sürüleri yetiştiriyorduk ama yaşamayı bilmiyorduk. Buna inanıyor musun, Kadir?” Bana baktı, sigara yaktı, bardağını kaldırdı. “İçelim. Sağlığına!
“Çok zengindik ama yaşamayı bilmiyorduk. Bütün yaz her gün, gün boyunca, gece geç saatlere kadar öyle çalışırdık ki yeterince uyumazdık bile! Babam beni gün doğmadan uyandırırdı. O kadar uykulu olurdum ki onlar beni tekrar uyandırıp yataktan sürükleyerek çıkarıncaya kadar yatakta oturur, yine uyurdum. Babam, erkek kardeşlerim ve ben her gün sabahtan akşama kadar böyle çalıştık.
“Reşit olduğumda babam bana benekli bir küheylan aldı, benim gururum oldu. Akşamları onu eğitecek zamanı buldum. Genellikle cuma akşamları düzenlenen at yarışlarına katılmaya, bazılarını kazanmaya başladım. Cegulara, psetlıhoya ve düğün şenliklerine de gitmeye başladım ama orada bile sözde yoksul ailelerin oğullan için kötü bir akrandık!
“Bizim yaşımızdaki bu ‘yoksul gençler’ bütün günü ağaçlatın gölgesinde yatarak geçiriyor, tek bir dans partisini ya da düğünü kaçıtmıyor, tecrübeyle iyi birer dansçı, kızlara kur yapmakta usta, sosyal etkinliklerde mükemmel kişiler haline geliyor. Davranışlarını cilalıyor ve Çerkeş görgü kurallarında uzman oluyorlardı. Bizse toprağı işliyor, sığır ve at sürüleri yetiştiriyorduk.
“Sonra kolhoz ortaya çıktı. Sevdiğim benekli küheylanımı ve sahip olduğumuz her şeyimizi aldılar. Yalnızca bu da değil, o ‘yoksullar’ efendilerimiz oldular! Ama aldırmadım. Artık gece gündüz bu kadar çok çalışmak zorunda olmadığıma seviniyordum aslında. Tahtamukay bölgesi patronlarının taçanka sürücüsü oldum. Oldukça kolay ve saygın bir işti. Tek unutamadığım sevgili benekli küheylanımdı.” Bir kadeh daha kaldırdı, “Sağlığına” dedi, Ruslat gibi bir dikişte içti, sonra öyküsüne devam etti.
“Biliyor musun Kadir, güzel bir küheylandı! Gerçekten güzeldi zavallıcık. Herkes, özellikle de kolhozun kodamanları ona binmeye başladı, ama kimse onu besleme ya da bakma zahmetine girmedi. Bütün gün ona binip duruyorlar, sonra da bir kenara atıyorlardı! Bu benim gözümün önünde yaşanıyordu ve zavallı güzel küheylanım için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Mısır, yulaf, ne bulursam ya da ne çalarsam
ladım. Bunu yıllarca her gün yaptım. Yalnızca küçük küheylanım değil, çobanlar da her akşam elimde samanlarla beni beklemeye başlamışlardı.”
Sözünü kesip kolhozumuzda aynı kaderle karşılaşan Patsan’ı bana hatırlattığını söylemeye çalışarak “Muhtar” dedim ama beni dinlemiyordu.
“Biliyor musun Kadir, başına ne geldiğini onun?” dedi sözümü keserek. “Çoban bir akşam bana gelip, ‘Muhtar senin küheylan çamura saplandı. Yardım etmeye, defalarca çıkarmaya çalıştım ama yapamadım. Çok güçten düşmüştü. Onun için orada bıraktım. Korkarım bu gece kurtlar yer. Zavallı atının başına ne geldiğini sana söylemeye geldim, çünkü onu çok sevdiğini biliyorum!’ dedi. Zavallı küçük küheylanımın nerede çamura saplandığını söyledi.
“Çobana teşekkür ettim, kürekle birkaç baş mısır kaptım, oraya koştum. Serin bir sonbahar akşamıydı, akşamın geç saatiydi. Birkaç gündür yağan yağmurdan sonra hava açmıştı. Küheylanımın çamura saplandığı yere geldiğimde ay doğmuştu. İnanır mısın, zavallı küçük küheylanımın ayak sesimden beni tanıdığına? İnanır mısın buna Kadir? Yanına gittiğimde zavallı küçük küheylanım başını kaldırıp bana baktı, yüzünden yaşlar iniyordu! İnanır mısın buna Kadir? Küçük küheylanım bana baktı, yüzünden yaşlar iniyordu!
Başını okşayarak ben de ağlamaya başladım, kucaklayıp sarıldım. Zavallıcık titriyordu! Bir süre sonra mısırla besledim, çamurdan çıkarmaya çalıştım. Defalarca ayağa kalkmaya çalıştı ama o kadar güçsüzdü ki çöküp kalıyordu. Sonunda ikimiz de vazgeçmemiz gerektiğini anladık. Çamura oturdum, küheylanıma birlikte geçirdiğimiz güzel günleri hatırlattım, başını kucağıma koydum, gözlerini yumuncaya kadar yavaş yavaş okşamaya devam ettim. Sonra kurtlar bulup parçalamasın diye orada bir mezar kazıp gömdüm. Eve geldim ama kolhozun küheylanıma yaptıklarını hiç unutmadım. Biliyor musun Kadir, zavallı küçük küheylanım başını bidırıp bana baktığını, yüzünden yaşlar indiğini? İnanıyor musun?” diye tekrar etti mendiliyle gözyaşlarını silerken.
0 gün öğleden sonra Muhtar’a Muhacirin’den geçerek evine dönerken eşlik ettim. Ömer Bekij’in iki katlı evinin önünden geçerken, Ruslan’la Edik’in annesi Lana ikinci kattaki balkondan bize selam verip, “Lütfen gelin. Uzun süredir görüşmedik” dedi.
Birbirimize baktık, dönüp yukarı kata çıktık. Lana bizi iyi karşılayıp oturttu, “Kadir, Çerkeş usulü fırında tavuk pişirdim. Lütfen ye” dedi. Bizzat benimle konuştuğunu sanıyorum, çünkü ben bekârdım. Muhtar evliydi ve onun yemeğini pişirecek biri vardı, dahası ben onun oğullarının
292 KADİR NATHO
arkadaşıydım. Her neyse, nezaketine teşekkür ettim, yemeği getirmemesini söyledim, çünkü şehirde henüz yemek yemiştik.
Muhtar güldü. “Getir Lana” dedi. “Kızarmış tavuğun olmadığı öğle ya da akşam yemeği hiç yemedim ben!” Ben şaşkınlık içinde seyrederken, Muhtar şakalar yapıp gülerek kızarmış tavuğun hepsini yedi. Bu neşeli, keyifli ve yakışıklı adamı böylece daha iyi tanımaya başladım.
Bir gün Yusef Batta, Hajaja Zeki ve Fozi Dağestani’yle birlikte Mu-hacirin’de bir düğüne gitmiştim. Cegudan sonra arkadaşlarımı gönderdim, sipariş ederek yaptırdığım İngiliz yünlüsünden yepyeni bej bir giysi giyerek Muhtar’ı görmeye gittim. Belki yalnızca arkadaşlarıma gösteriş yapmak istiyordum. Muhtar evde yoktu, ama Agnitsa beni çok sıcak karşıladı, eşini beklememi söyledi. Birkaç dakika içinde gelirdi. Raya ve Mu-hammed benimle oynamaya başladıklarında Agnitsa kahve pişirmek için mutfağa gitti.
Giydiğim yeni elbiseyi berbat etmesinler diye Raya’ya benimle oynamamasını söylediğimde anlayıp durdu ama Muhammed beni dinlemedi, Ne dersem diyeyim, kıkırdamaya, üzerime atlamaya, üzerimde dolaşmaya başladı. Birkaç kez kabaca ittim, vurmakla tehdit ettim ama dinlemedi. Kıkırdayarak üzerime atlamaya devam etti. Sigara yakıp, “Muhammed, kesmezsen seni bununla yakacağım!” dedim. Yine de kesmedi. Önümden izin vermezsem kıkırdayıp kahkahalar atarak arkamdan atlamaya devam etti. Sonunda bileğinden tuttum, sigarayla elini yakmakla tehdit ettim ama bıraktığımda yine üzerime atladı. En sonunda yakalayıp sigarayla bileğini yaktım.
Ağlayarak geri kaçtı, gözlerinde yaşlarla bana baktı. “Seni öldüreceğim!” diye bağırdı. “Büyüyünce seni öldüreceğim!”
“Dinlemezsen olacağı bu” dedim. “Seni uyardım ama dinlemedin.” Bileğindeki kızartıya bakıp ağlayarak, “Büyüyünce seni öldüreceğim” dedi yine.
O anda Agnitsa tepsiyle iki kahve getirerek içeri girdi. Muhammed bileğindeki kızarıklığı göstererek, “Anne!” dedi. “Kadir beni yaktı!” “Hak etmiş olmalısın” dedi sakin sakin. “Büyüklerini dinlemezsen olacağı bu.”
Tren istasyonunda Kaza
Her zamanki gibi o sabah da yeni bir katar oluşturarak trene, istasyonun bir rayından diğerine manevra yaptırmakla meşguldüm. Sık sık trenden
gbRKESYA'DAN AMERİKA'YA 19:^
atlamayı, makas değiştirmeyi, sonra trene yetişip yeniden atlamayı, makiniste devam etme sinyali vermeyi gerektiriyordu bu. Bu kez trenden atladım, makas değiştirdim, trenin arkasından koşup yetiştim, yük vagonlarından birinin basamağına atladım, sol elimi dikey demir kapı koluna geçirdim, sağ elimi makiniste sallamaya başladım. Tren hızlanmaya başladığında ayağım basamaktan kaydı, yük vagonunun basamağına tekrar atlamak için koşmaya başladım ama bu sırada ayak parmaklarım ray makasının altına sıkıştı. Yük vagonundan düştüm, sol ön kolum ezildi, gelen yük vagonunun tekerleklerinin çıkıntılarının altında kaldım, çıkıntılar sol kürek kemiğime çarptı, üzerimden geçerek ezdi. Çok kötü kırıldığını hissettim, hayatıma son vermek için başımı gelen öbür tekerleklerin altına koyma niyetiyle kaldırdım, ama yük vagonunun tekerleğinin öbür çıkıntısı başıma vurup beni geri fırlattı. O anda çocukluğumda at arabasından düştüğümü, ilk tekerleği kolumun üzerinden geçtiğinde geri çekildiğimi, arabanın arka tekerleğinin de iki bacağımın üzerinden geçtiğini hatırladım. Bu nedenle geri çekilmedim, çekilirsem trenin gelen öbür tekerleklerinin iki bacağımı koparabileceğini düşündüm.
Arkadaşlarım yardımıma koştuklarında, yerde sırt üstü yatıyordum, kımıldayamıyordum. Bazıları beni omuzlarımdan tutup kaldırmaya ça-
sağa: (1) Muhammed Tleuj, (2) Ulyaplı Şahançeri Liy, (3) Şenciyli İlyas (4)Askalaylı Hajimus Natho, (5) Tahtamukaylı Mos Şevaptsok (Suhzoko) Raya Tleuj, (7) Macar Agnitsa Tleuj, (8) Tahtamukaylı Muhtar Tleuj. Raya ve ^^hammed Amman’da doğdular. (FotoğrafMuhtarın Amman’daki evinde çekildi).
294 KADİR NATHO
lışırken, bazıları da bacaklarımdan tutuyordu. Bütün kemiklerimin kırıldığını hissederek omuzlarımdan tutanlara ellerini çok daha aşağıya kaydırarak beni yavaşça kaldırmaların söyledim. Beni kaldırmaya başladıklarında sol kolumun sarktığını fark ettim, sağ elimle tutup göğsümün üzerine koydum.
Beni yola taşıdılar, gördükleri ilk kamyonu durdurup bindirdiler, Amman’ın Tuz Yolu’nda bulunan devlet hastanesine yöneldik. On beş dakika gittikten sonra acıyı hissetmeye başladım. Üstelik rüzgâr dört bir yanımdan esip dururken kömür tozu soluğumu kesiyordu. Hastaneye gelince kamyon durdu, erkek bakıcılar koşup beni sedyeye yatırdılar. Kırılan sırrıma dikkat etmelerini söyledim ama sözüme kulak asmadılar, kamyondan indirirken çok canımı yaktılar.
Beni kamyondan acil servise taşıdılar. Kısa süre önce Katya Subzo-ko’yu ziyaretimde arkadaş olduğumuz, hastanede hemşirelik yapan genç Ermeni kızı Keinar beni tanımadan yanıma oturdu, yüzümdeki ve kollarımdaki kesikleri dikti, yaraları sardı. Aynı zamanda bir polis memuru da gelmişti, kazanın nasıl olduğuna dair sorular sormaya başladı. Sonunda kazayı kime bildireceklerini sordu. “Çerim Subzoko’ya” dedim. Keinar o an beni tanıdı, çığlık attı, fırlayıp kaçrı.
Hastane yetkilisi Dr. Ghaleb beni önce muayene etti. Sonra röntgen çekildi, hastanenin kalabalık bir koğuşuna yatırıldım. Aynı hastanede yatan Katya Subzoko, Keinar’la birlikte beni görmeye geldiğinde damardan besleniyordum. Bütün arkadaşlarımın geldiğini ama doktorun dinlenmem gerektiğini söyleyerek onları içeri almadığını söylediler. O anda Çerim Subzoko, Hajimus Natho’yla beraber telaşla içeri girdi. İkisinin de benzi atmıştı, korkmuşlardı. Yaptıkları sakinleştirici iğneden uyuşmuştum ama moralimi yüksek tutmaya çalışarak, endişelenmemelerini, kendimi iyi hissettiğimi söyledim.
İkinci gün yemek vermeye başladılar ama vücudum her şeyi reddediyordu. Ayrıca isteğim üzerine üzerime fazladan battaniyeler örtmelerine karşın çok üşümeye başladım.
Hastaneye yatışımın üçüncü günü Dr. Ghaleb yüreğimin derinlerinde zaten bildiğim şeyi doğruladı. Solda dört kaburga kemiğim ve omurgam kırılmış, sol köprücük kemiğim parçalanmış, sol kolum çıkmış, sol önko-lum kırılmış ve sol kulağım kesilmişti. Çok kan kaybetmiştim ve alçıya alınamayacak ya da kırılan kemiklerimi düzeltemeyecek kadar güçsüzdüm. Sol kolumu tamamıyla kesmelerine izin vermemi öğütledi, çünkü kötü kırılmış ve omuzdan çıkmıştı. Sol köprücük kemiğim kötü ezildiği
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 2Ç5
için kolum yerine oturtulamıyordu. Bu durumu arkadaşlarıma açıkladığını ama Mos Subzoko’nun kolumun kesilmesine kesinlikle karşı çıktığını söyledi. “Çok genç” demiş, “Kolsuz yaşamaktansa bırakın ölsün!”
“Öte yandan, Hajimus kolunun kesilip kesilmemesine senin karar vermen gerektiğini düşünüyor. Kesmezsek ileride kangren olabilir. Karar senin.”
“Dr. Ghaleb” dedim, “Mos Subzoko’yla aynı fikirdeyim. Kolsuz yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim.”
“Peki, delikanlı” dedi, “sana yardım etmek için insani açıdan mümkün olan her şeyi yapacağız!” Sağ elimi sıktı, gülümseyerek gitti.
Çerim Subzoko’yla Ruslan ve Edik hastaneye beni görmeye geldiklerinde bir haftadır hastanedeydim. Yedirdikleri her şeyi kusuyordum. Bir süre oturup sohbet ettiler, sonra gitmeye hazırlanırken bir şey isteyip istemediğimi diye sordular. “Evet” dedim, “bir şişe brendi, peynirli sandviç, etli sandviç.” Bir an şaşırdılar, sonra döneceklerini söyleyip gittiler.
Daha sonra öğrendiğime göre. Dr. Ghaleb’e gidip istediklerimi söylemişler, ne yapmaları gerektiğini sormuşlar. Dr. Ghaleb, “İstediği her şeyi verin. Nasıl olsa ölüyor. Yaşamayacak!” demiş.
Bunun üzerine kısa süre sonra döndüler, istediklerimi getirdiler. Bir şişe brendiyi onlarla paylaştım ama iki sandviçi ben yedim ve o andan başlayarak yemek yemeğe devam ettim.
Mos ve Çerim Subzoko’nun eşleri, sırasıyla, Vera ve Katya o akşam beni görmeye geldiler. Bana yeni bir pijama, Çerkeş usulü fırında pişmiş sarımsaklı tavuk ve bisküvi getirdiler. Brendiyle sandviçleri duymuşlardı.
Kısa sürede iyileşmem için iyi yememi söylediler. Onların yanı sıra hastanedeki genç hemşirelerden biri, Çerkeş jan Mufti de her gün bana özel bakım göstermeye başladı. Tek başına da değil, çoğunlukla yaşıtı diğer Arap hemşirelerle birlikte, gülümseyerek ve hoş şakalar yaparak her gün bana uğramak için zaman ayırdı.
Sanırım, başka her şeyden çok onların arkadaşlığı ve dostluğu bana yaşama isteği verdi. Beni pek tanımayan ama hastanede beni her gün ziyarete gelen diğer ilginç kişi, dönemin Ürdün sağlık bakanının yardımcısı Dr. Şavkat al-Mufti’ydi. Sanırım, her gün gelip benimle bir saat sohbet etmeyi alışkanlık haline getirmesinin tek nedeni hastanedeki doktorları ve hemşireleri bana dahi iyi bakmaya teşvik etmekti.
Günlük hastane yemeğinin yanında, Katya yla Veranın bana her gün getirdikleri bisküvileri ve meyveleri yiyor, süt içiyordum ama bağırsakla-nm çalışmıyordu. Şaşıran doktorlar başım ya da midem ağrıyor mu diye ^er gün soruyorlardı. Her zaman cevabım olumsuzdu. Gülümseyerek,
2ç6 KADİR NATHO
“Yediğin bunca yemeği ne yapıyorsun? Penisiline mi dönüştürüyorsun»” diyorlardı. Yürüyüp gidiyorlardı.
Tam bir ay hastanede bu durumda yattım, sonra bir mucize oldu; bağırsaklarım ansızın çalışmaya başladı! Hastanedeki doktorlar şaşırdılar, bunun nasıl olduğunu, özel bir şey yiyip yemediğimi öğrenmek istediler ama büyülü güce sahip herhangi bir sırrım olduğunu açıklayamadım onlara.
Bu mucize doktorların öleceğime dair düşüncelerini değiştirdi. Beni tek parçalı, kaskatı bir alçıya aldılar, alçı kalçalarımdan boynuma kadar çıkıyor ve parmaklarım dışında sol kolumu tamamını kaplıyordu. Kendimi son derece rahatsız hissediyordum, ama kesmek istedikleri sol elimin hâlâ benimle olduğu tesellisiyle üç ay bu alçıda kaldım. Üç ay sonra beni alçıdan kurtardılar ama sol kolumun kırılan kemikleri son derece çarpık kaynamış, sol köprücük kemiğim düzgün iyileşmemiş, sol omzum hâlâ yerine oturmamış, kırık omurgamın yedi buçuk santim uzunluğunda bir bölümü belimin biraz üzerindeki diğer omurlarımdan biraz daha çıkıntı yaparak iyileşmişti. Önceleri kırık omurgamdan hissettiğim acı nedeniyle birkaç dakikadan fazla oturamıyordum. Birkaç dakika oturduktan ya da ayakta durduktan sonra ellerim ayaklarım önlenemez bir biçimde titremeye başlıyordu. Birkaç dakikalığına taksiye bindiğimde bile kendimi çok rahatsız, korkunç yorgun hissediyordum. Kısacası, biçimim korkunç moral bozucuydu, belki de bakılmayacak kadar çirkin bir durumdaydım da. Çünkü arkadaşlarım, kendi isteğimle beni hastaneden alıp, çıkan omzumu yerine oturtacağını umarak Arap bir “kemik uzmanına”, aslında bir kasap dükkânına götürdüler.
erotik sex shop ürünleri

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder