erotik sex shop ürünlerive cerkesya bilgileri55
Bir hafta sonra kolum ve omzum için Amman’daki Italyan hastanesinin başındaki Dr. Tezzio’ya başvurdum. Röntgenlerimi çekti, inceledi, çıkan omzumun yerine oturtulamayacağını ama yaklaşık bir ayda sol kolumu yeniden kırarak kemikleri düzelteceğini ve askıya alarak yerine oturtacağını söyledi.
Devlet hastanesinden çıkıp İtalyan hastanesine gittiğimde iş beklendiğinden daha karmaşık duruma geldi. Kemiği tekrar kırdılar, yerine yerleştirdiler, askıya aldılar, yara iyileşeceğine enfeksiyon kaptı. Dr. Tezzio enfeksiyona kolumda kalan ölü kemik parçacıklarının yol açtığı teorisini
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 297
ortaya attı, onları çıkarması için bir ameliyat daha olmamı önerdi.
Razı olmaktan başka seçeneğim yoktu. Her şeye karşın insana yaşama gayreti veren umut. Dr. Tezzio’yla birlikte sonraki ameliyatın başarılı olacağı umudumu her zaman korudum. Bir ameliyatın ardından diğeri geldi. İtalyan hastanesinde sol kolumdan beş ameliyat geçirdim. Dr. Tezzio sol koluma protez taktı; sol kaval kemiğimden aldığı parçayı koluma taktı ama her seferinde enfeksiyon oluştu, sol kolum iyileşmeyi kabul etmedi. İtalyan hastanesinde bu uzun kalışımda, Ruslan Bjasso da hemoroid ameliyatı olmak için benimle birlikte hastaneye yattı. Sonra Yusef Şukri’nin güzel eşi zavallı Hajhan Yusef Şukri ameliyat oldu. On yaşındaki oğlu Muhammed Hayr’la arkadaşı Hurma’nın onu her görmeye gelişinde ben de ziyaretine gittim.
Huzur içinde yatsın, zavallı Hajhan ben henüz hastanedeyken taburcu oldu, sonra karnında hissettiği acılar nedeniyle geri getirildi. Röntgenleri çekildiğinde ameliyattan sonra midesinde makas kaldığını anladılar, makası midesinden çıkarmak için tekrar ameliyat etmek zorunda kaldılar ama bundan sonra fazla yaşamadı.
Bütün bu sürede Jan al-Mufti devlet hastanesinde beni her gün görmeye geldi. İtalyan hastanesine gittiğimde, her zaman hoş gülümsemesiyle, bana hediyeler getirerek ve her zaman bir iki arkadaşıyla birlikte haftada en az bir iki kere beni ziyaret etmeye devam etti. Bağlılığını ve dostluğunu çok takdir ediyordum ama artık onun dikkatine değmediğimin far-kındaydım. Bir gün ona zamanını daha iyi geçirmesinin bir yolunu bulmasını söyleme cesaretini buldum. Birden öfkeyle bana baktı. “O zaman kimi görmeliyim, Hurma’nın oğlunu mu?” dedi kızgınlıkla.
“Neden olmasın Jan?” dedim, “En azından sakat kalmayacak!”
jan elini salladı, arkasını döndü, başka bir şey söylemeden gitti. Bir daha benimle görüşmeyeceğini düşündüm ama yanılmışım. Kırılan sol kolumdan başarısız beş ameliyat geçirerek sonunda İtalyan hastanesinden çıkıp. Muhacirin de Hajimus Natho’nun işlettiği küçük dükkânıyla aynı binada bir oda kiralayıncaya kadar beni düzenli ziyarete gelmeye devam etti.
O tarihte Yusef Şukri ailesinde Huda’yla Ramuz doğdu. Bunun gibi. Haşan Şukri’yle eşinin dört oğlu Gazi, Muheddin, Seyfeddin ve Hayred-din’den başka kızı Naamet’le kardeşi İzeddin doğdu.
Fatima Nattrboff’a Mektup
İtalyan hastanesinden çıktıktan kısa süre sonra, şimdi Türkiye’de yaşayan, babamın yakın arkadaşı İndris Hamafeko’dan (Hun) bir mektup
298 KADİR NATHO
aldım. Mektubunda eskiden kendisinin ve babamın iyi arkadaşı olan, bazı Çerkeş sığınmacıların Almanya’dan Amerika’ya göç etmesine yardım eden, şimdi Amerika’nın New York şehrinde yaşayan köylümüz Fatima Şeretlıko’yla (şimdi Fatima Natırbofî) mektuplaştığını yazıyordu. Bana Fatima’nın adresini veriyor, Amerika’ya gitmek istiyorsam ona mektup yazarak Hatramtuklu ve İshak Natho’nun oğlu olduğumu bildirmemi öğütlüyordu.
Bu fikir önce çok güzel geldi. Bu büyük haber için İndris Hamafe-ko’ya teşekkür ettim (geçirdiğim kazayı bildiğini sanmıyorum), Fatima’ya yazıp Amerika’ya gitmem için yapabileceği her yardımı büyük minnetle karşılayacağımı bildireceğime söz verdim. Yine de mektubu yazdıktan sonra, Fatima’ya göndermek akıllıca mı, diye kuşkuya düştüm. Neden şuydu; indris Hamafeko gerçekten onunla yazışıyorsa Fatima benim, ishak Natho’nun oğlunun Amman’da yaşadığını zaten biliyor olmalıydı. Biliyorsa ve yardım edebilecekse ederdi. Bana yardım edemeyecekse bu mektupla canını sıkmanın yararı ne diye düşündüm, mektubu yırtıp çöp tenekesine attım.
Çerkeş Sığınmacıların Temsilciliği
Daha önce anlattığım gibi. Çerim Subzoko II. Dünya Savaşı’ndan sonra Ürdün’e sığınan Çerkeş sığınmacı grubunun lideriydi. Ancak, grubun bazı üyeleri 1955’te Tolstoy Vakfı’nın yardımıyla Amerika’ya göç etmişti. Aralarında Çerim ve Katya Subzoko, oğulları Kazbek, kızları Sara; Rus-lan ve Fathiyeh Başta’yla (Bjasso) bebekleri Vali; Edik Başta (Bjasso) ve annesi Lana da vardı. O tarihte Amman’daki diğer Çerkeş sığınmacılar Tolstoy Vakfı’nda kendilerini temsil etmem için beni seçtiler.
1950’lerin başında, New York’taki Tolstoy Vakfı, Amerika’daki diğer yardım kuruluşlarıyla işbirliğinde Ortadoğu’da işsiz, muhtaç Rusya-h sığınmacılara destek olmak için çalışıyor, Amerika’ya göç etmelerine yardım ediyordu. Bu girişimin bir parçası olarak, Suriye ve Ürdün’deki Çerkeş sığınmacılarla da bağlantı kuruyordu. Tolstoy Vakfı’nın Amman’a gelip bizimle bağlantı kuran, burada bir süre kalan daha tanınmış temsilcileri Prens Teimuraz Bogration ve Tamara Tolstoy’un (Lev Tolstoy’un kızı, ABD’deki Tolstoy Vakfı’nın başkanı) en yakın arkadaşı Madam Ta-tiana Şaufus’tu.
Ürdün’deki Çerkeş sığınmacıların temsilcisi olduğumda, Tolstoy Vakfı çoktandır Ürdün’deki işsiz yaşlı Çerkeslere her ay on iki Ürdün dinarı ödüyordu. Vakıf genç bir adamı her ay bu amaçla Kudüs’e ve Amman’a
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 299
gönderiyordu. Ancak bu genç adam parayı, gerektiği gibi muhtaçlara vereceğine, adam kayırmaya ve kime isterse ona vermeye başladı.
Önce muhtaç büyüklerimize yardım eden Tolstoy Vakfı yetkililerini kırınayalım diye, kötü davranılan büyüklerin şikâyetlerini duymazlıktan gelme eğilimindeydim. Ancak yaşlı Çerkeş sığınmacıların şikâyetlerinin sayısı düzenli olarak artmaya devam ediyordu, sonunda beni bu konuda bir şey yapmak zorunda bıraktılar.
Tolstoy Vakfının bu genç temsilcisiyle Amman’a bir sonraki gelişinde görüştüm. Bana gelen şikâyet sayısının arttığını söyledim. Söz konusu tarafların -onun, yaşlı sığınmacılarımızın ve Tolstoy Vakfı’nın- karşılıklı çıkarları doğrultusunda ortak bir anlayışa varmak gerektiğini tartışmaya çalıştım. Küçümseyerek bana baktı. “Sizi yeterince dinledim! Öğüdünüze ihtiyacım olursa size bildiririm” dedi. Uzaklaşmaya başladı.
Beklediğimden daha kibirli ve kabaydı. “Yalnızca sizinle ortak bir anlayışa varmaya çalışıyordum, delikanlı” dedim, ona bakarak. “Bunu yapmam için bana yardım etmeyecekseniz, örgütünüzden başka insanlarla bunu yapmak zorunda kalacağım.”
Arkasına dönüp bakmadı bile. Aldırmadığı besbelliydi. Para yardımını verdiği insanlara istediği gibi davranacağını düşünüyordu. İnsanlar onun bu davranışı karşısında gücendiklerini gösterirlerse adlarını listeden siler, başka adlar eklerdi. Kısacası, Tolstoy Vakfı’nm uğruna çalıştığı soylu davaya leke sürüyordu.
0 akşam oturup Tolstoy Vakfı’na mektup yazdım. Rusya’dan gelen işsiz, yaşlı sığınmacılara para ve moral desteği vermelerini çok takdir ettiğimi belirttim. Kimin daha çok ihtiyacı olduğunu bilen liderlerin kendi insanlarına yardımı adilce dağıtabileceğini; morallerini ve psikolojik yapılarını bilmediği için sığınmacılara kendilerini bunu hak etmeyen dilenciler gibi hissettiren bir yabancı aracılığıyla bu değerli yardımı göndereceklerine, gelecekte para ve moral desteğini söz konusu etnik gruba doğrudan göndermeyi düşünmelerini önerdim. Bu mektubun kopyalarını Tolstoy Vakfı’nın New York, Beyrut ve Cenevre şehirlerindeki merkezlerine gönderdim.
Bir hafta içinde Beyrut’ta bulunan merkezden cevap geldi. Mektubumu başka bir sığınmacıdan gelen benzer başka bir mektuba göstermeleri gereken dikkatle okuduklarını ama sığınmacılara para yardımı yapmak amacıyla kurulan sistemi değiştirmek için yeterli bir neden göremediklerini belirtiyorlardı. Ancak, ertesi hafta İsviçre’nin Cenevre şehrinden başka bir mektup aldım. Mektubumun içeriği daha iyi anlaşılmıştı; yakın gelecekte duruma çare bulma sözü veriliyordu. Bir ay sonra Avrupa’dan
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 2ÇÇ
gönderiyordu. Ancak bu genç adam parayı, gerektiği gibi muhtaçlara vereceğine, adam kayırmaya ve kime isterse ona vermeye başladı.
Önce muhtaç büyüklerimize yardım eden Tolstoy Vakfı yetkililerini kırmayalım diye, kötü davranılan büyüklerin şikâyetlerini duymazlıktan gelme eğilimindeydim. Ancak yaşlı Çerkeş sığınmacıların şikâyetlerinin sayısı düzenli olarak artmaya devam ediyordu, sonunda beni bu konuda bit şey yapmak zorunda bıraktılar.
Tolstoy Vakfının bu genç temsilcisiyle Amman’a bir sonraki gelişinde görüştüm. Bana gelen şikâyet sayısının arttığını söyledim. Söz konusu tarafların -onun, yaşlı sığınmacılarımızın ve Tolstoy Vakfı’nın- karşılıklı çıkarları doğrultusunda ortak bir anlayışa varmak gerektiğini tartışmaya çalıştım. Küçümseyerek bana baktı. “Sizi yeterince dinledim! Öğüdünüze ihtiyacım olursa size bildiririm” dedi. Uzaklaşmaya başladı.
Beklediğimden daha kibirli ve kabaydı. “Yalnızca sizinle ortak bir anlayışa varmaya çalışıyordum, delikanlı” dedim, ona bakarak. “Bunu yapmam için bana yardım etmeyecekseniz, örgütünüzden başka insanlarla bunu yapmak zorunda kalacağım.”
Arkasına dönüp bakmadı bile. Aldırmadığı besbelliydi. Para yardımını verdiği insanlara istediği gibi davranacağını düşünüyordu, insanlar onun bu davranışı karşısında gücendiklerini gösrerirlerse adlarını listeden siler, başka adlar eklerdi. Kısacası, Tolstoy Vakfı’nın uğruna çalıştığı soylu davaya leke sürüyordu.
0 akşam oturup Tolstoy Vakfı’na mektup yazdım. Rusya’dan gelen işsiz, yaşlı sığınmacılara para ve moral desteği vermelerini çok takdir ettiğimi belirttim. Kimin daha çok ihtiyacı olduğunu bilen liderlerin kendi insanlarına yardımı adilce dağıtabileceğini; morallerini ve psikolojik yapılarını bilmediği için sığınmacılara kendilerini bunu hak etmeyen dilenciler gibi hissettiren bir yabancı aracılığıyla bu değerli yardımı göndereceklerine, gelecekte para ve moral desteğini söz konusu etnik gruba doğrudan göndermeyi düşünmelerini önerdim. Bu mektubun kopyalarını Tolstoy Vakfı’nın New York, Beyrut ve Cenevre şehirlerindeki merkezlerine gönderdim.
Bir hafta içinde Beyrut’ta bulunan merkezden cevap geldi. Mektubumu başka bir sığınmacıdan gelen benzer başka bir mektuba göstermeleri gereken dikkatle okuduklarını ama sığınmacılara para yardımı yapmak amacıyla kurulan sistemi değiştirmek için yeterli bir neden göremediklerini belirtiyorlardı. Ancak, ertesi hafta İsviçre’nin Cenevre şehrinden başka bir mektup aldım. Mektubumun içeriği daha iyi anlaşılmıştı; yakın gelecekte duruma çare bulma sözü veriliyordu. Bir ay sonra Avrupa’dan
300 KADİR NATHO
hoş bir Rus hanım geldi. Benimle bağlantı kurdu, Amman’da Tolstoy Vakfı’nm küçük bir ofisini açtı. Ürdün’deki Çerkeş ve Rus sığınmacılarla bağlantı kurmaya başladı. Hemen Çerkeş sığınmacıları ziyaret etmeye, onlarla kibar ve gereken saygıyla konuşmaya, anlamaya, ilgilenmeye başladı. Kısa süre sonra içten çabaları takdir edildi. Ürdün’deki bütün sığınmacıların sevgisini ve saygısını kazandı. Tolstoy Vakfı’yla Çerkeş sığınmacılar arasında mükemmel bir dostluk ilişkisi kurdu.
Amerika'ya Gitme Hazırlığı
Italyan hastanesinden taburcu olduğumdan beri Muhacirin’de, Hajimus Natho’nun bakkal dükkânının yanındaki aynı kiralık odada yaşıyor, Hicaz Demiryolu Şirketi’nden hâlâ aylık alıyor (ülkede malüliyet tazminatı yoktu), annesi ve iki kız kardeşiyle —Raymond ve Amina- birlikte yaşadığı evinde Jan al—Mufti’yi ara sıra ziyarete gidiyordum.
Bir gün öğleden sonra geç bir saatte Lana Başta (Bjasso) ikinci kattaki balkonundan beni sokakta görüp içeri davet ettiğinde Jan’ın evinden dönüyordum. Kendimi çok güçsüz ve yorgun hissediyordum ama Lana’nın arzusuna boyun eğdim, çünkü geleneklere göre bir kadının, özellikle de yaşlı bir Çerkeş hanımın isteğini geri çevirmek yakışık almazdı, saygısızlıktı. Beni hoş karşıladığı, oturttu, pişirdiği lezzetli patates yahnisinden
Bu fotoğrajim Italyan hastanesinden taburcu edildikten kısa süre sonra Amman'da çekildi. Sol kolum hâlâ alçıda. Arkamdaki yol Vadi-Sir'e gidiyor. Faium'u geçmiş. Büyük Camiye ve Muhcirine doğru gidiyorum.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 3OI
yer miyim diye sordu. Teşekkür edip az önce Jan’la öğle yemeği yediğimi söyleyince, “Kadirçik” dedi, “kazada aldığın yaralar için kendini çok kötü hissetme. Ruslar, ‘Nyet hudo bez dobra!'^'*’derler.” O anda ona hiçbir şey söylemedim ama sözleri içime işledi ve o günden beri hiç unutmadım. Her tarafımın kırılmasından ne gibi bir iyilik bekliyor, diye düşündüm... Daha önceki pek çok kez gibi, bunun arkasından düşüncelerim yine geriye doğru gitmeye başladı. Savaştan sonra, özellikle de Ürdün’e gelişimizden sonra, bütün II. Dünya Savaşı’nı yara almadan atlattığım için kendimden utanıyordum. Tanrı bunun için bu kazayla beni cezalandırmış, sakat bırakmıştı. Savaştan tek çizik almadan beni kurtaran Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’ya nankörlük ederek bunu tamamıyla hak etmiştim.
0 tarihte kırılan sol kolum nedeniyle ayakkabı bağlarımı bağlayamı-yordum, benimle yaşayan Şaban Küba bağlıyordu.
Bir gün Amman’ın merkezinden Muhacirine dönmek için otobüse binmiştim. Şahira gelip arkama oturdu. Kendisine deli gibi âşık, çok iyi bir Arap subayıyla evlendiği için kendisine şans dilememi fısıldadı. Gerçekten çok mutlu görünüyordu, ona şans diledim. Gerçekten bunu herkesten çok hak ettiğini söyledim. Sonra sokaklarda defalarca karşılaştık;
boldan sağa: (1) Çerim Subzoko, (2) Kadir Natho, (3) Edik Bjasso, (4) Raya Tleuj (5) Sara Subzoko, (6) Agnitsa Tleuj, (7) Vera Subzoko, (8) Katya Subzoko (9) Boris Kobk.
Bu fotoğraf1955 'te Çerim Subzoko'yla ailesi Amerika’ya göç ederlerken Amman'da çekildi
302 KADİR NATHO
kocasını sevdiğini, mutlu sadık bir eş olduğunu her zaman belirtiyordu. Bunu duyduğuma seviniyordum.
1956’da Amerikan konsolosluğu vizemin geldiğini bildirdiğinde, içinde bulunduğum durum buydu. Yine de Amerikan konsolosluğu, Amerika’da hastalanırsam ya da işsiz kalırsam bana destek olmak isteyecek ve olabilecek bir kefil bulmam ve İtalyan hastanesinin başhekimi Dr. Tezzio’nun kırılan sol kol kemiğimin doğru bir tedaviden sonra normal işlevinin yüzde 60’ını görebileceğine dair yazılı bir rapor vermesi koşuluyla bana vize vereceğini söyledi.
Kısa süre sonra iki talebi de gecikmeden karşılama şansım oldu. 1950’lerin başında Almanya’dan Amerika’ya giden, Michigan eyaletinin Detroit şehrinde yaşayan, Adıgeyli memleketlim Mahmud Guçetl bana kefil oldu. Dr. Tiazzo, kırık kolumla ilgili ihtiyaç duyduğum yazılı raporu verdi. Sonunda Amman’daki Amerikan konsolosluğundan ABD vizesini aldım. Amerika’ya gelince, Ne\v York’ta kırılan önkolumdan bir ameliyat daha geçirecektim ve yol param gibi, ameliyat için gereken masrafları da Tolstoy Vakfı karşılayacak, yeni ülkede iş bulup çalışmaya başladıktan sonra geri ödeyecektim.
Şaban Küba
(Fotoğraf1960’lann sonunda New Yok'ta evimde çekildi)
Amman’da Son iki Hafta
ABD vizemi alınca çok heyecanlandım. Aynı zamanda korkuyordum da. Yazdığım taslakları düşünüyordum. Sığınmacıların Sovyetler Birliği’ne zorla iade edilmelerine ve Kimkeri’yle Lyuba’nın aşk öyküsüne dair Çer-kesçe bir şeyler yazıyordum... Amerikalılar ülkeye girerken beni arayıp, bilinmeyen bu tuhaf dilde yazılmış bu taslakları bulurlarsa ne düşünürlerdi? Casus olduğumdan kuşkulanıp beri geri göndermezler mi, diye düşünüyordum. En sonunda hepsini yaktım, Amman’da kaldığım son haftalarda arkadaşlarımı ziyaret edip vedalaşmaya başladım. Görmeye gittiğim ilk kişi, haberi duyunca çok mutlu olan Jan al-Mufti’ydi. Amerikalı uzman doktorların hemen kolumu tedavi edeceklerinden emindi. Bundan sonra
haberi Boris Koble’yle Hajimus Natho’ya verdim. Hajimus’a Amerika’ya gelmesi için ısrar ettim ama kabul etmedi, Ürdün’deki yaşama çoktandır alıştığını söyledi. Muhtar ve Agnitsa Tleuj de aynı fikirdeydiler. Mos ve Vcra Subzoko’yla yalnızca vedalaştım, ABD’ye kabul edilmeyeceklerini biliyordum. Mos yıllardır veremliydi. Gürcü Baba Tataşvili çok farklı bir nedenle Amerika’ya gelmeye yanaşmadı. Bir Fransız’ın Amerika fabrikalarında bir taşıma sistemi başlattığını, oraya giderse, bir nesneyi bir yerden başka bir yere göndermek için kendisini sekiz saat sürekli taşıyıcının başına oturtacaklarını, otomata dönüşeceğini ve uykusunda bile aynı şeyi yapmaya başlayacağını söyledi. Bu nedenle, Amerika’ya asla gitmeyeceğini belirtti. Tolstoy Vakfı’nın Amman şubesinin başında bulunan Elizavetta çok güzel ve pahalı bir sigara tabakasıyla ona uygun ince siyah deriden bir evrak çantası hediye etti. Fialid Şukri (Natho) beni terzisine götürüp
en iyi kumaştan giysi sipariş etti.
Yeterince düzgün giysim bulunduğuna onu ikna etmeye çalıştım ama bunu hediye olarak kabul etmemde ısrar etti. Şaban Küba, önce Beyrut’taki Tolstoy Vakfı’na, sonra da buradan denizyoluyla Amerika’ya gideceğimi öğrenince bana Beyrut’a yerleşen bir akrabamın adını ve adresini verdi. 1930’ların başında Suriye hükümetinde bakanlık yapan, Ürdün, Filistin ve Suriye’deki bütün Çer-kesleri Kanada’ya ya da Amerika’ya yerleştirme projesi üzerinde uzun süre çalışan, sonra emekli olup Beyrut’a yerleşen akrabam Ahmed Nami’yle (Natho) Suriye’de karşılaşmıştı. Beyrut’ta bu akrabamı görmem için ısrar etti.
En sonunda Amman’dan ayrılıp Amerika’ya gitme zamanı geldi. Yeni akrabalarım Yusef Şukri, Haşan Şukri ve İlyas Jaju ailelerinin üyelerine ne kadar çok bağlandığımı, onlardan ayrılmanın benim için ne kadar güç ve üzücü olduğunu anladım. Yeni arkadaşlarım için de aynısı geçerliydi. YusefBatta (Jaji), Hajaja Zeki, Fozi Dağestani ve Salih Şami beni uğurlamaya geldiklerinde gözyaşlarını tutamadılar.
Amman Tolstoy Vakfı bakkam Elizavetta (Neyazık ki soyadını hatırlayamıyorum)
304 KADİR NATHO
Beyrut'ta
Lübnan’ın başkenti Beyrut’a geldiğimde Tolstoy Vakfı’nın şubesine gittim. Yakınlarda kalacak bir yer verdiler. Burada birkaç gün kalacağımı, Amerika’ya gideceğim geminin gelmesini beklememi söylediler. Tatar arkadaşım Timur’u görmeye gittim, o akşamı onunla geçirdim. Ertesi gün Beyrut’ta Ahmed Nami’nin evini ararken, sokakta birbirleriyle Çerkesçe konuşan iki yaşlıya rastlayacak kadar şanslıydım.
Yakındaki bir binayı gösterdiler, Ahmed Nami’nin evi olduğunu söylediler ama Amman’da yaşayan Çerkeş sığınmacılardan biri olduğumu öğrenince, adamlardan biri Ahmed Nami’yi görmeye gitmememi öğütledi.
Oldukça şaşırdım, neden diye sordum.
Bibolet Mami’yi tanıyıp tanımadığımı sordu. İyi tanıdığımı ama onun Suriye’de yaşadığını söyledim.
Sorunun Bibolet Mami olduğunu söyledi. Birkaç ay önce Çerkeş sığınmacılar adına para toplamış ve Ahmed Nami bu dava için ona on beş bin lira vermiş. Dün, Bibolet Mami’nin Çerkeş sığınmacılara tek kuruş vermeden, topladığı bütün parayı yediğini öğrenmiş ve bu Ahmed Nami’nin çok canını sıkmış.
Bibolet Mami’yi iyi tanıdığım için adamın doğru söylediğinden hiç kuşkum yoktu. Dolayısıyla, uzak ak-rabam Ahmed Nami’yi görmek için uygun bir zaman olmadığını düşünerek öğütleri için iki Çerkeş büyüğüne teşekkür ettim, onu neden görmek istediğimi söylemeden geri döndüm.
Bibolet Mami’yle ilk kez İtalyan’ın Pisa şehrindeki esir kampı tali bölümünde karşılaşmıştım. O ve kardeşi Raşid müzmin kumarbazlardı. Ortada dolaşan söylentilere göre, zamanının büyük bölümünü Sovyetler Birliği hapishanelerinde geçiriyor, gizlice öbür mahkûmları dinliyor, onları KGB’ye ihbar ediyormuş. Biz Ürdün’e gittikten sonra o, Raşid ve amcaları Hajimus Mami her nedense Amman’dan Akabe’ye taşınmışlardı. Bir yıl kadar sonra Mami kardeşlerin ikisi Amman’a döndü ama iyi marangoz olan Hajimus iyi bir iş bulup yıllarca Akabe’de kaldı. En sonunda memleketlilerinden uzak kalmaktan bıkan Hajimus Mami Amman’a dönmeye karar vermiş ama işvereni Arap bırakmamış. “Bibolet Mami, senin kendisinin kölesi olduğunu söyledi, seni bana sattı” demiş Arap işveren Hajimus Mami’ye, “Sen benim kölemsin, benimle kalacaksın.” Ancak, bu inanılmaz haber Çerkeş ileri gelenlerine ulaştı, araya girdiler, Hajimus’u Arap işvereninden kurtardılar... Bir süre sonra Bibolet’le Raşid Mami kardeşler ayrıldılar. Bibolet Suriye’ye gitti, Raşid Amman’da kaldı. Natır
ÇERKESVA'DAN AMERİKA'YA 305
köyündeki bazı uzak akrabalarının Raşid’e bir fırın açtıklarını ama fırını başarıyla işletemediğini hatırlıyorum.
Amerika’ya Uçuş
Tolstoy Vakfında geminin rötar yaptığı ve ona binersem Amerika’ya varmadan önce vizemin süresinin dolacağı söylendiğinde Beyrut’a geleli birkaç gün olmuştu. Bu nedenle beni uçakla Atina’ya gönderdiler, orada bir hafta kadar kaldım. Bu bana şehri keşfetme ve Akropol’ü görme fırsatı verdi. Bundan sonra uçakla Atina’dan New York’a gittim. Uçaktan inip kontrol noktasını geçtiğimde, kimsenin, beklediğim gibi beni aramamasına ya da yanımda ne getirdiğimi sorma zahmetine girmemesine şaşırdım. Havaalanında gümrük ve göçmen bürosu memurları yalnızca bildirim belgemi alıp pasaportumu damgaladılar. Amerika’ya geldiğimde başıma dert açacakları korkusuyla, Ürdün’de yazdığım bütün taslakları boş yere yırttığımı anladım. Ama artık çok geçti. En sonunda gümrükten çıkıp havaalanının gelenler salonuna girdiğimizde akrabalarını ve arkadaşlarını karşılamak için bekleyen siviller kalabalığının arasında Çerim Subzoko’yu gördüm.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder