erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri66
1956 yılının sonunda Atina’dan uçağa binerek Amerika’ya geldim. Çerim Subzuko’yla Tolstoy Vakfı’nın Rus temsilcileri beni New York havaalanında karşılayarak yeni ülkeme buyur ettiler. Uzun zamandır kurduğum hayal en sonunda gerçek olmuştu, içinde bulunduğum fiziksel durum nedeniyle burada bile çok parlak bir gelecek ümit edemesem de, beni kendimden geçiren bir mutlulukla kocaman gülümseyerek onlara baktım. Selâmlaştıktan, birbirimize iyi dileklerde bulunduktan ve kısa bir sohbetten sonra Çerim Subzoko bizi yeni arabasına, gök mavisi pırıl pırıl Chev-rolet’sine bindirdi. Tolstoy Vakfı’nın temsilcilerini Manhattan’a bıraktı, beni New Jersey Eyaleti’nin Paterson şehrindeki evine götürdü. Arkadaşımın bu ülkeye bu kadar çabuk uyum sağlaması ve bütün bu mesafe boyunca yolu bulmayı bu kadar iyi becermesi beni şaşırttı. Birbirine geçen ve çapraz kesişen geniş anayollar, yoğun trafik, sonu gelmeyen arabalar, New York’un gökdelenleri, burada her şey bu dünyanın dışında, etkileyici ve büyük ölçekte görünüyordu! Hele iki tünel - Midtown ve Lincoln- her birinin bir nehrin, sırasıyla East ve Hudson nehirlerinin altından geçtiği söylendi bana. Aman Tanrım! Geçerken tüneller bana tertemiz ve sonu gelmeyecek gibi göründü! Ne kadar zengin ve gönençli bir ülke!Sonunda Çerim Subzoko’nun Paterson’daki evine geldik, eşi Katya
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA :^Q7
bizi bekliyordu. Ruslan, Edik ve başka arkadaşlar da bizi bekliyorlardı.
Evdeki eşyalar yeniydi, bu onların yeni ülkelerinde başarılı olduklarını gösteren kesin bir belirtiydi. Dahası, Katya’nın şimdi altı aylık olan kızı Susana Amerika’ya geldikten sonra doğmuştu. Roma’da doğan Kazbek on, Amman’da doğan Sara yedi yaşına gelmişti.
Katya lezzetli yemeklerle sofrayı donatmıştı. Yaşlı dört Çerkeş -Ka-leçeri Yehutl, Ukrayna’da Çelbası’da tanıştığım İbrahim Natho, Kasey ve Mişeost Huako kardeşler- gelip yemekte bize katıldıklarında Katya hepimizi sofraya davet etti. Yaşlı Çerkesler, Çerim Subzoko o akşam sevdiği bir arkadaşının geleceğini söylediği için geldiklerini söylediler.
Bana selam verip çok sıcak karşılarlarken, görünüşlerinden ve giysilerinden hepsinin mutlu ve gönençli olduğu anlaşılıyordu. Edik votka ve viski şişelerini açarak, her konuğa içki tercihi sorup kadehlerini doldurmaya başladığında, Katya bizi yemeği paylaşmaya davet etti. Onları seyredip dinlerken, buraya onlar gibi fiziksel sağlığım yerindeyken gelmiş olmayı içimden geçirmemek ve düzgün bir iş bulup geçinmeye başlayabilmem için kırık kolumun iyileşmesinin ne kadar süreceğini merak ediyordum...
Bu sırada ziyafet devam ediyordu. Arkadaşlarım arka arkaya kadeh kaldırıyorlardı ve hoş geldin partisi giderek daha gürültülü, daha canlı bir hal alıyordu. “Tokla aç birbirlerini anlamazlar diyen” Çerkeş atasözü ne kadar doğruydu! Bu yeni ülkemin, savaşın sona erdiği günden beri aslında gelmeye can attığım ülkenin gelecekte bana tanıyacağı imkanları elimde olmadan düşünürken, onlar bağıra çağıra beni alkışlıyorlardı. O sırada iki memleketlim daha bize katıldı, Hüseyin Habohu ve Jançeri Upçejoko diyerek benimle tanıştırıldılar. Daha önce hiç karşılaşmamıştım ama kısa süre sonra bana eski dostları gibi davranmaya başladılar. Kuşkusuz bunun büyük ölçüde nedeni, iyi arkadaşlarım Çerim Subzoko, Ruslan ve Edik Bjasso’dan hakkımda iyi şeyler duymuş olmalarıydı. Yine de ancak geleneksel Çerkeş terbiyesi almış birinin sergileyebileceği sıcaklık ve içtenlik yalnızca Çerkeslere özgü belirgin bir özellikti.
Subzokolarda birkaç gün kaldıktan sonra evlerinin, sabahın erken saatlerinden gece yarısına kadar her zaman konuklarla dolu gerçek bir haçeş olduğunu anladım. Hepsi New Jersey Eyaleti’nin Paterson şehrinde yaşayan, Kafkasya, İsrail, Ürdün, Suriye ve Türkiye’den gelmiş Çerkeslerdi. Birçoğu ister işsizlik sorunu, mahkeme davası ister hastaneye yatma olsun yardım istemek için Subzoko’ya geliyordu. Çerim ve Katya onları Çerkeş konukseverliğiyle karşılıyor, saygı gösteriyor ve onlara yardım etmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Çerim Subzoko tanıdıklarının sorunlarının çözülmesine yardım etmek için eyaletin ve şehrin mahke-
melerinde, belediyelerinde koşuştururken Katya yemek pişiriyor, yemek odasındaki uzun masaya sofra kuruyor, sabahtan gece yansına kadar konuklara hizmet ediyordu. Onlarda kalırken, altı aylık küçük Suzy’yi tutarak onlara yardım etmeye çalıştım. Onu tek kolumla tuttuğumu hisseden Suzy, kucağıma alır almaz küçücük elleriyle gömleğime sıkıca yapışır, biri onu benden alıncaya kadar asla bırakmazdı.
Gelişimden ancak iki hafta sonra yakın arkadaşlarımdan biri, birÇer-kesin benim için, “Biz iki elimizle hayatımızı zar zor kazanırken tek eliyle o neden buraya geldi?” dediğini duyduğunu bana iletti. Bunlar, kazadan bu yana duyduğum en acı sözlerdi ama arkadaşım bunu kimin söylediğini bana söylemedi, ben de öğrenmeye can atmıyordum.
Fatima Şeretltko’yu Ziyaret
Amerika’ya geldiğimden beri Subzoko ailesiyle yaşıyordum. Birkaç gün onlarda kaldıktan sonra Çerim Subzoko’ya, benim köyümden bir hanımefendi olan Fatima NatırbofFu, evlenmeden önceki adıyla Fatima Şe-rethko’yu ziyaret etmeyi önerdim. Ben Ürdün’deyken İndris Hamafeko (Hun) ona mektup yazmamı, Amerika’ya gitmem için yardım istememi söylemişti. Çerim önce telefon etti, kendisini görmeye gelirken beni getirip getiremeyeceğini sordu. Fatima Şerethko bizi ağırlamayı hemen kabul etti. Burada, bizim ülkemizdeki gibi görüşmek için insanlara uğrayama-dığınızı, önce arayıp ziyaret edip edemeyeceğinizi sormanızın görgü olarak değerlendirildiğini öğrendim.
New York’a gelince, son derece yüksek binaların arasında yürürken İtalya’nın Pisa şehrinde kurduğum hayalleri hatırladım. O zor günlerde hayalini kurduğum şehir buydu. Şimdi buradaydım. Binaya yaklaştık, adresi Doğu Doksan Altıncı Sokak, 50 numaraydı. Madison Caddesi nin tam köşesindeydi. İçeri girip asansöre bindik. Çerim, burada ona Fatima Ffanum diye hitap edildiğini unutmamamı söyledi. Bizi ikinci katta asansörün kapısında karşıladı, selam verdi, hoş bir biçimde buyur etti. İncecikti ama mükemmel duruşu ve çok saygı uyandıran haliyle, hayat dolu ve son derece kibar, soylu bir hanımefendiydi. Bizi pahalı mobilyalarla döşeli geniş odasına götürdü, divana oturmamızı söyledi, ama kendisi iskemleye oturuncaya kadar ayakta durduk, yüzü bize dönüktü, gülümsüyordu. Bh divanda otururken, “Hatramtuk, Hatramtuk, Hatramtuk” diye tekrar edip duruyordu. “Demek, sevgili köyüm Hatramtuk’tan değerli bir konuğum var!” dedi sakin sakin, her sözcüğü eşit ölçüde düzgün vurgulayarak.
Başımı salladım, doğduğum köyü seven bir kişiyle tanışmaktan memnundum.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA ^QQ
Keyifli düşüncelerimi ansızın keserek, “Sen kimin oğlusun, adın ne?” dedi. “Adım Kadirbek. Artık Kadir diyorlar bana. İshak Natho’nun oğluyum. İndris Hamafeko’nun iyi arkadaşıydı.”
“Öyleyse bana neden yazmadın? Başkaları yazdılar. Sen onlardan daha iyi durumda mısın?” dedi, oldukça gücenmişti, kızmıştı.
İndris Hamafeko’nun bana kendisinden söz ettiğini, New York’a mektup yazarsam Amerika’ya gelmeme yardım edeceğini söylediğini açıkladım.
“Neden yazmadın? Sen başkalarından daha iyi durumda mısın?” dedi yine sertçe.
Ona, İndris Hamafeko’nun Türkiye’den yazdığı mektuptaki önerisi üzerine Amman’da böyle bir mektup yazdığımı söyledim. “Ancak, mektubu bitirdiğimde, İndris Hamafeko’nun Ürdün’de yaşadığım haberini size vermiş olduğu, bana yardım edebilseydiniz benimle bağlantıya geçmenin bir yolunu bulurdunuz düşüncesi aklıma geldi. Bana yardım edemiyorsanız böyle bir mektupla neden canınızı sıkayım, sizi güç durumda bırakıyım, diye düşündüm, mektubu yırttım.”
Açıklamamı dinlemekle ilgilenmiyor gibiydi, yeniden sözümü kesti, “Babanın adı neydi demiştin?” dedi.
“İshak Natho” dedim. “Avlumuzda büyük bir meyve bahçesi vardı, Hatramtuk’un tek meyve bahçesi!”
Bana baktı, parmakları manikürlü, yakışıklı, kızıl sakallı, genç Salih Natho Efendi’yi hatırladığını söyledi. “Cuma vaazları verirken onu caminin penceresinden seyrederdik” dedi, hayale dalmış gibiydi.
Salih’in babamın, din eğitimi görmesi için İstanbul’a gönderdiği küçük kardeşi olduğunu söyledim ama beni duymazlıktan geliyor gibiydi. Kendisine yazmadığım sanırım için bana kızmıştı.
Subzokolarla İlk Günler
Subzoko ailesinde kaldığım ilk günlerde Paterson’daki arkadaşlarımın çoğunun günlük ve haftalık Rus gazetelerini okuduklarını fark ettim. Bu gazeteler okurlarına, Amerikan gazetelerinde iki üç gün önce yayımlanan çok önemli bazı haberleri veriyordu. Sonunda aynı şeyi yapmamaya kesin karar verdim. Bunun yerine, Amman’da aldığım ve Amerika’ya getirdiğim İngilizce-Rusça sözlüğün yardımıyla, anlayım anlamayayım yalnızca Amerikan gazetelerini ve edebiyatını okuyacaktım. Ayrıca günde yirmi İngilizce sözcük ezberlemeye de karar verdim. Bu kararımı, birkaç
310 KADİR NATHO
gün sonra beni görmeye gelen Ruslan Bjasso’ya açtım. Bunun akıllıca çözüm olduğunu düşündü, aynısını yapmaya karar verdi ve ikimizin mektupla lise eğitimi almaya başlamamızı, ikimizin eğitim harcını dj ben çalışmaya başlayıncaya kadar kendisinin ödeyeceğini söyledi. Böyk bir fırsat olduğunu duyunca şaşırdım, eğitim harcını ödeme teklifi içj^ teşekkür ettim. Lise diploması almak için ders çalışmaya karar verdil^
Kntya ve Çerim Suhzoko kızları Susana (Suzy) ile (Fotoğrafın 1956’da, ben gelmeden önce çekildiğini sanıyorum.)
O tarihte ikimiz de çoktan otuz yaşına gelmiştik ama ülkemizden ayrıldığımızdan bu yana gördüğümüz tek eğitim, memleketimizin ilkokullarında öğ-rendiklerimizdi.
Sanırım burada, bu dönemde bana yardım etmeye çalışan iki arkadaşımdan da söz etmeliyim. Birisi Karaçay arkadaşım Ali Butay’dı. Amerika’ya gelişimden kısa süre sonra beni görmek için Subzokolara gelmesine memnun oldum. Ancak şişman Karaçay arkadaşım hatırı sayılır derecede değişmiş,
Suzy (Susana) Suhzoko ve ben, I956’da
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 311
görünüşte daha esaslı bir adam olmuştu. Oturup Ürdün’de geçirdiğimiz günleri konuşurken, bir adamın görünüşünü bu kadar çabuk değiştiren yeni jcnginlik mi yoksa kendini özgür ve güvende hissetmek mi diye düşündüm. Kudüs’teki Rus kilisesinin manastırında yaşayan ve Kafkasya’dan geldiğimiz için bizi her zaman çok sıcak karşılayan Bogration Ana’yı sık sık ziyaret ettiğimizi sevgiyle hatırladık bir nedenle. Getirdiğimiz küçük hediyelere değer verir, memleketimizle ilgili sorular sorardı durmadan. Anayurdumuzu tutkuyla sevdiği için ikimiz de ona çok saygı duyardık.
Bir süre sonra arkadaşım sabah işe erken gideceğini söyledi, izin istedi, gitmek için kalktı. Geleneğimizin gerektirdiği gibi ona sokağa kadar eşlik ettim, el sıkışırken cebime bir şey koydu. Hemen baktım, yetmiş dolar olduğunu görünce bu kadar düşünceli olduğu için teşekkür ettim ve neredeyse aynı yolla ona iade ettim.
Kabul etmem için beni ikna etmeye çalıştı ama geri çevirdim, çok üzüldü ve beni arkadaşlığını geri çevirmekle suçlayarak gitti. Birkaç gün sonra bir UkraynalIyla evli, tıknaz, sarışın bir adam olan Hüseyin Habo-hu Subzokolara geldi, arabasıyla beni iş aramaya götürdü. Birçok fabrikaya gittik, görüşmeler yaptık, başvuru formları doldurduk. Geri dönerken arabasını geniş ve kalabalık bir otoparka park etti. Beni bir alışveriş merkezinin erkek eşyaları satan bir mağazasına götürdü, kendime bir ceket seçmemi söyledi.
Şaşırarak baktım ona.
“Kış geliyor, cekete ihtiyacın olacak” dedi. “Lütfen, birini seç!”
Teşekkür ettim, her tür spor ve şık ceket, takım elbise, gömlek, pantolon, ayakkabı ve çorabın kümelendiği bu kocaman mağazanın zenginliği beni büyülemişti. Bütün mağazayı köyüm Natuhay’a taşıyıp, içindeki her şeyi köylülerime dağıtabilmeyi gizlice isteyerek açgözlülükle bakıyordum.
Benden tekrar tekrar bir ceket seçmemi istedi ama karşı çıktığımı görünce benden istediği iyiliği ona yapıncaya kadar geri dönmeyeceğimizi söyledi. Uzun bir süre tek söz söylemeden oturduk. Sonunda, “Tanrı aşkına” dedi, “ceketlerden birini seç! Bunu büyüğün olarak, annenle babanın adına istiyorum. Ceketlerden birini seç de evimize gidelim. Yoruldum, acıktım!” Yalvararak baktı, sonra sarıldı.
Bunu gerçekten istediğini görebiliyordum. Bana ceket almasını istemiyordum ama bu Çerkeş büyüğü annemle babamın hatırına bunu yapmamı istemişti, ona bu iyiliği yapmalıyım, diye düşündüm. Kalkıp, kısa îma kalın, beyaz, kıvırcık kürk astarlı kahverengi bir deri ceket seçtim, üzerimde denedim, ona verdim. Gülümseyerek bana sarıldı, parayı ödedi.
312 KADİR NATHO
Daha sonra Fatima Hanum Natirboffadım alan Hatramtuklu Fatima Şeretltko.
Sol Kolumdan Geçirdiğim Ameliyatlar
Amerika’ya gelişimden bir ay kadar sonra sözlüğümü ve defterimi yanıma aldım, Çerim Subzoko beni NevvYork’un Özel Cerrahi Hastanesi’ne götürdü, kırık sol önkolumun tedavisi için buraya yattım. Üç hastanın daha bulunduğu bir odaya alındım, Çerim en kısa sürede iyileşmemi dileyerek geri döndü.
Hastanedeki odamın geniş penceresinin önünde durdum. Doğu Nehri’n-deki Roosevelt Adası’na ve ilerisindeki Queens’e baktım. Geride bıraktığım bütün güç koşulları, özellikle 11. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarımı, bundan sonra da Sovyetler Birliği’ne zorla iade edilmeyi, Ürdün’deki tren kazasını, ardından dünyanın en iyi ülkesine gelişimi ve bu kutsanmış toprağın en iyi hastanelerinden birinde tedavi edildiğimi hatırlayarak, bütün kalbimle Tanrı’ya şükredip dua ettim, “Nasıl bu kadar şanslı olunur.^” diye düşündüm!
Hastane çalışanları Ürdün’deki tren kazasında kırılan bütün kemiklerimin ayrıntılı röntgenlerini çektiler, tam bir fiziksel sağlık kontrolünden geçirdiler. Bu süreç günlerce sürdü ama zamanımı boşa harcamadım. Kısa süre sonra, hastanede hastalar için zengin bir kitaplık bulunduğunu öğrendim. Oradan kitap getirtip sözlük yardımıyla okumaya başladım. Hastane başka mükemmel hizmetlerin yanında hastalarına bu konforu da sağlıyordu, ben de keyfini çıkarıyordum. Getirtip okuduğum ilk kitap, İspanyolların Amerikan Kızılderililerinin topraklarını ele geçirmelerini anlatan cilt cilt The Spanish Conquistadors [İspanyol İstilacıları] idi; dünyanın en kanlı ve acımasız fetihlerinden birinin öyküsüydü.
İlk ameliyattan sonra narkozdan uyanıp gözlerimi açınca Fatima Ha-num’un yanımda dimdik oturduğu görmek beni şaşırttı. Gülümseyerek, “Tanrı’ya şükür, sonunda uyandın!” dedi.
Ben de ona gülümsedim. “Sizi burada görmek ne kadar güzel, Fatima Hanum dedim. “Bana kızdığınızı, bir daha benimle görüşmeyeceğinizi sanıyordum.” “Hatramtukluların arasında böyle bir şey asla olamaz!” dedi.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 31 j
Birkaç gün sonra Ruslan ve Edik Bjasso, Kaleçeri Yehutl, Kasey Hua-Ico ellerinde çiçekler ve başka hediyelerle beni ziyarete geldiler. Çok nazik olduklarını düşündüm, teşekkür ettim. İlgilendiklerini bilmek hoştu.
Kısa süre sonra aynı hastanede sorunsuz ve başarısız bir ameliyat daha geçirdim. Her nedense, her ameliyattan sonra kolumda enfeksiyon baş gösteriyor, yaranın temizlenmesi ve sargıların değiştirilmesi için kliniğe sık gitmemi gerektiriyordu. Bütün bu sürecin en yorucu ve sıkıcı çilesi doktorların sık yaptıkları uzun toplantılardı, genellikle beni de odaya alıp önlerine oturtuyorlar, kırık kemiklerimin röntgenlerini muayene edip incelerlerken beni orada tutuyorlardı. En sonunda beni kobay olarak kullandıklarından kuşkulanmaya ve en hafif deyimiyle onların yanında kendimi çok rahatsız hissetmeye başladım.
Amerika'da İlk İş
Hastaneden çıkınca, iş bulmama yardım edip etmeyeceklerini anlamak için, özürlülerin ve engellilerin iş bulmasına yardım eden bir sivil örgüt olanjOB’un (Just One Break) New York ofisine gittim. O tarihte ofisleri Kırk İkinci Sokak’la Birinci Cadde’nin kuzeybatı köşesindeydi. Birleşmiş Milletler binasına bakıyordu. Masanın arkasındaki hanım beni kibarca ve hoş bir gülümsemeyle kabul etti ama görüşmemizin ilk dakikalarında tutumu ansızın değişti. Bunun suçlusu bendim. Bana öfkeyle baktığında bunu anladım. Bana iş bulması için onu ikna etmeye çalışırken, kötü İngilizcem yüzünden ona “zorundasınız” sözcüğünü kullanmıştım. Bana öfkeyle bakarak “Hayır!” dedi. “Sizin için hiçbir şey yapmak zorunda değilim. Bana ‘zorundasınız’ demeyin!”
Hemen içtenlikle özür diledim, ona emir vermek istemediğimi söyledim. İngilizcem iyi olmadığı için yanlış bir seçim yapmıştım. “Lütfen beni bağışlayın, hanımefendi, iş bulmama yardım edin.”
Özrümü kabul etti, birkaç telefon konuşmasından sonra bana bir not kâğıdı verip ertesi sabah oraya gitmemi söyledi. Kâğıdın üzerine Goo-dwill Sanayi Şirketi’nin adresini ve adımı yazdı. Ona bol bol teşekkür ettim, ofisten sevinçle çıktım. Buradan, bana oda kiralayabilecek birini tanıyıp tanımadıklarını sormak için Tolstoy Vakfı’nm Broadvvay’de bulunan ofisine gittim. Orada, Prens Teimuraz Bogration’la karşılaştım, Manhattan’da Central Park’ın yalnızca bir blok uzağında Nicholas Cad-desi’nde oturan bir Rus hanıma gönderdi beni. Rastlantı eseri yaşlı kibar bir hanımdı, naftalin kokan küçük bir oda gösterdi bana, altı aylığına yurt dışına giden, gardırobuna naftalin dolduran birine kiralamıştı odayı.
314 KADİR NATHO
İstiyorsam, gardıropları kullanmamak ya da onlara dokunmamak koşuluyla, haftada on iki dolara geçici olarak bana kiralayabileceğini söyledi, “Ben, iki takım elbisesi ve bir çift iç çamaşırı olan, gardıropsuz da yapabilen bir adamım” diyerek on iki doları ödedim. Parayı aldı, yatağı ve kendisi yemek pişirmediğinde mutfağı kullanabileceğimi sözlerine ekledi.
Ertesi sabah otobüse bindim, Harlem 125. Sokak’taki GoodsvilI Sanayi Şirketine gittim. Siyahlara ayrılmış ayrı bir dünya gibiydi. Yapmam gereken iş basitti: New York telefon rehberinin belirlenmiş bir bölümündeki adresleri zarfların üzerine yazmaktı. Ücret bin adres için 5 dolardı. Bunu Goodwill Sanayi Şirketi binasında ve istersem işten sonra evde de yapabilirdim. Orada çalışanların hepsi ya sağır, ya özürlü ya da emekliydi. Bu işi bulduğum için kendimi çok rahatlamış hissediyordum. Sonuçta yenidünyada bir başlangıçtı! Yetersiz olması önemli değildi, en azından geçici olarak geçinmemi sağlayabiliyordu. Bütün gün çalışıyor, işaretlenmiş bir rehber ve zarf kutusuyla eve geliyordum. Sol elim hâlâ askıdaydı, haftada iki gün kliniğe gitmek zorundaydım ama gayretle çalışarak bu işten haftada 35-40 dolar kazanmaya başladım. İşin zorluğuna ve odamdaki iğrenç naftalin kokusuna rağmen geçimimi yeniden sağlayabilmem kendimi iyi hissetmemi sağlamıştı! Birinci hafta müjdeyi vermek için bir kutu çikolatayla Subzoko ailesini ziyarete gittim. Duyunca çok mutlu oldular. ikinci hafta klinikten dönerken bir buket gülle JOB ofisine gittim, işi bulmama yardım eden hanıma gülleri verdim, nazik davranışı için teşekkür ettim.
Sol Kolumdan Geçirdiğim Son Ameliyat
1957’de sol kolumdaki yara iyileşmişti ama Özel Cerrahi Hastanesindeki son genel sağlık kontrolümden sonra kolumdan bir ameliyat daha olmam gerektiği söylendi. Yara iyileşmişti ama kemik iyileşmemişti; dolayısıyla bir ameliyat daha geçirmezsem kangren olma olasılığı vardı.
Ameliyat olmayı kabul edince hastane çalışanları önce para sorununu çözmemiz gerektiğini söylediler. Tolstoy Vakfı’nın kendilerine bu ameliyatın parasını ödeyemeyeceğini söylediğini belirttiler. Bu nedenle geriye iki seçenek kalıyordu. Ya Çerkeş Hayır Derneğinden ameliyatımın hastane giderlerini ödemesini isteyecektim ya da gereken giderleri eyalet ya da federal hükümet ödesin diye bazı belgeler imzalayacaktım.
İkisini de kesinlikle kabul etmedim. Çerkeş Hayır Derneği, çoğunun geliri sınırlı, sıradan işçilerin oluşturduğu elli kadar üyeden oluşan, yeni ve yoksul bir örgüttü. Dolayısıyla onlardan bir şey için yardım istemeyi dün-
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 315
yada aklıma getirmezdim. Önerilen belgeleri de imzalayamazdım, çünkü Amerika’ya geldiğimde imzaladığım belgelerin koşullarından birinde, ge-çinemediğimde ve geçinemezsem sınır dışı edileceğim belirtiliyordu.
Hastane çalışanlarıyla bu konuyu tartışmam bir süre devam etti. En sonunda işbirliği yapmayacağıma ikna oldular ve söz konusu gider için endişe etmememi, yalnızca gereken ameliyat için hastaneye gelmemi söylediler, kabul ettim.
Ancak, narkozdan uyanınca yastığımın üzerinde 6000 dolarlık bir hastane faturası buldum! Şaşkına döndüm. Faturayı kapıp asansöre bindim, aşağıdaki muhasebe ofisinin müdürüne gittim. Masanın arkasındaki hanıma öfkeden titreyerek, “Siz nesiniz, doktor mu yoksa soyguncu mu?” diye bağırdım. “Doktorlar ameliyatın maliyeti konusunda endişe etmememi söylediler, siz ise bana bunu gönderiyorsunuz!”
Afallayıp şaşırarak faturaya baktı. Sonra lütfen sakinleşmemi söyledi, yerinden kalktı, oturmam için iskemle gösterdi. Bazı belgeleri imzalamaya beni ikna etmek için aynı süreci yeniden anlattı, yine kesinlikle reddettim.
Bana bakıp başını sallayarak, “Sizinle ne yapacağım?” dedi.
O anda harika bir çözüm buldum. “Hastane beni asansörcü olarak işe alsın” dedim, “her hafta haftalık ücretimin yarısını hastaneye öderim.”
Bir taşla iki kuş vurmaya çalıştığımı tahmin edip etmediğini bilmiyorum ama bu öneriye çok şaşırmış görünüyordu.
“Bunu yapamayız” dedi. “Yasaya aykırı.”
“Bu muazzam hastane faturasını ödeyebilmemin tek yolu bu” diye ısrar ettim.
Daha önce hiç böyle bir durumla karşılaşmadığını, bu nedenle ne yapacağını düşünmesi için ona zaman tanımamı ve ertesi gün gelip kendisini görmemi söyledi. Koğuşuma döndüm.
Ertesi gün ofisine gittim, beni gülümseyerek karşıladı. Bir iskemle göstererek, “delikanlı” dedi, “endişelerin sona erdi! Hastanemizde bir sosyal hizmetimiz var, senin hastane faturanı buradan ödeyebileceğimizi Öğrendim!”
Son derece mutlu olduğunu görebiliyordum! Yerimden fırlayarak, “Teşekkürler” dedim. “Siz Tanrı’nın bana gönderdiği bir meleksiniz!” Elini sıktım, ona sıkıca sarıldım.
Birkaç gün sonra hastaneden çıktım, alçılı kolumla odama döndüm. Eoodwill Sanayi Şirketi’nde çalışmaya devam ettim. Birkaç gün sonra yara yine enfeksiyon kaptı, tedavi için kliniğe gitmeye devam ediyordum.
1
316 KADİR NATHO
Doktorlarım kangren olasılığını hatırlatarak sol kolumdan bir ameliyat daha olmam gerektiğinde ısrar ettiler ama kabul etmedim. Kemikler iyj. leşmemiş ama yara tamamen iyileşmişti. Doktorlarım kolum için güze] bir atel sipariş ettiler, sürekli takmamı söyleyerek en sonunda beni hastaneden taburcu ettiler.
Edik Bjassjo hafta sonları benimle zaman geçirmek için sık sık New' York’a geliyordu. Ürdün’ün Naur bölgesinden gelen hoş bir genç olan, New Jersey’in Paterson şehrinde tanıdığım Ali Tıığuj da öyle. İkisi de daha iyi bit iş bulmam için bana yardıma çalışıyordu. Bir keresinde bir gece kulübünde otururken Edik, New York’ta oturan ve kapıcılık yapan Cebar Tleptseriç’le karşılaştığını söyledi. “İş bulmana yardım etmesini istediğimde bana ne dedi, biliyor musun?” dedi.
“Ne dedi?” diye sordum.
“Bana özürlü getirme, dedi. Kendisinin sol ayağı topal!”
“Onun hakkında bir şeyler duydum” dedim, “Ama hiç görmedim. Sanırım benden uzak duruyor.”
Birkaç gün sonra Temir Ulagay beni görmeye geldi. Çerkeş Hayır Derneği’nin saymanıydı. Fatima Hanum gibi o da benim köyümdendi,
Bolşevik Devrimi’nde ülke-
Arkado(m
(BufotoğrafNewJersey Eyaletinin Paterson şehrinde çekildi)
mizden ayrılan yaşlı göçmenlerden biriydi. General Kuçuk Ulagay’ın kardeşiydi. Adresimi nasıl bulduğunu sordum, Edik’ten aldığını söyledi.
Onu gördüğüme sevindim, civardaki bir İspanyol restoranına davet ettim. Kahvelerimizi içerken, Çerkeş Hayır Derneği üyelerinin, kendisinden bana sevgilerini iletmesini ve “dostluklarının göstergesi olarak bunu kabul etmemi istediklerini” söyledi. Çantasından bir zarf çıkardı, oldukça çekinerek bana uzattı.
Bunun para yardımı olduğunu tahmin ederek ayağa kalktım. “Saygıdeğer Temir
M.
r
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 317
dedim, “Lütfen kabul ettiğimi düşün, geri al. Bu nazik davranış için sana ve derneğimizin bütün üyelerine kalpten müteşekkirim. Hepsine sevgilerimi ilet, bunu düşünmelerinin bile benim için dünyadaki her şeyden daha değerli olduğunu söyle, ama artık çalışıyorum ve geçinmeme yetecek kadar param var. Bu nedenle, parayı daha çok ihtiyacı olan birine vermelerini söyle.”
“Lütfen al onu Kadir” dedi. “Yetmiş dolar yalnızca. Almazsan kendilerini kötü hissederler.”
Tekrar yerime oturdum. “Hissetmezler” dedim. “İhtiyacı olanlara yardım edildiğini bilirler.”
Beatrice GreenfieldTe Goodwill Sanayi Şirketi’nde tanıştım, kimyamız uydu, birbirimizi çektik. Genç bir duldu, sağırdı, ben özürlüydüm; ama çok iyi anlaşıyorduk, buluşmaya başladık, beni sevimli küçük iki kızıyla tanıştırdı.
Alps Manor Baktmevi’nde Çalışma
Hâlâ Goodvvili Sanayi Şirketi’nde çalışırken bir hafta sonu Subzokoları görmek için Paterson’a gittim. Orada Amman’da arkadaş olduğum Ali Butay’a rastladım. Kolumdaki atele baktı, sol kolu takma olan amcasının New Jersey eyaletinin Wayne ilçesinde Alps Manor Bakımevi’nde çalıştığını söyledi. Saatte sadece yetmiş beş sent ücret alıyordu ama yemek ve kalacak yer veriyorlardı ve haftada altı gün çalışıyordu.
Her nasılsa Ali Butay’a Alps Manor Bakımevi’nin adresini sormak aklıma gelmedi ama oraya iş başvurusunda bulunmayı düşünmeye başladım. Orada sekiz saat çalışınca ders çalışmak için daha çok zamanım kalacaktı. Dahası, saatte yetmiş beş sent günde altı, haftada otuz altı dolar demekti. Gece gündüz adres yazarak kazandığım parayla neredeyse aynı miktardı. Sonunda Edik Bjasso, Alps Manor Bakımevi’nin adresini bir hafta sonra buldu, iş başvurusu için gittim.
Bakımevi New Jersey’in Wayne ilçesinde, Alps Roads’taydı. Büyük binalar kompleksinin etrafı büyük ağaçlarla çevrilmişti. Ofise girdiğimde önümde birçok kişi vardı. Herkesin Dr. Kaplan diye hitap ettiği, kırk yaşlarında hoş, güzel giyimli bir adam masanın arkasında oturmuş, onları kabul ediyordu. Sonunda sıra bana geldi. Bana baktı, “Sizin için ne yapabilirim, delikanlı?” dedi.
“Dr. Kaplan” dedim, “İş — her tür iş- başvurusunda bulunmaya geldim.
KADİR NATHO
Gözlerini kolumdaki atelden ayıramıyordu. “Bu durumda nasıl çalışabilirsiniz?” dedi.
“Çalışabilirim, Dr. Kaplan” dedim telaşla. “Size güvence veriyorum. Kuşku duyuyorsanız, mantıklı bir koşulum var. Bana iki ay ödeme yapmayın ama yiyecek ve kalacak yer verin, yapmam gereken işi gösterin. Beni işe alıp almamaya bundan sonra karar verin ama bana iyilik edin, bu şansı verin.”
Teklife şaşırdı. “Hiç böyle bir şey duymadım” dedi. “Neden iş göremezlik hali başvurusunda bulunmuyorsunuz?”
“Bu sorunun cevabı basit. Dr. Kaplan” dedim. “Geçinmek için para kazanmayı tercih ediyorum.”
Başını sallayarak bana baktı, dahili telefondan, “Acky, ofisime gel” dedi.
Beysbol kasketini başına iyice geçirmiş, Acky geldi. Çene yapısı güçlü, sol eli takma, kırmızı yüzlü, orta boylu, uzun bacaklı bir adamdı. “Günaydın Dr. Kaplan” dedi, beni görmezlikten geliyor, çukura kaçmış boncuk gibi küçük mavi gözleriyle ona bakıyordu.
“Acky” dedi Dr. Kaplan, “bu delikanlı çalışabileceğini düşünüyor. Zaten hademe ihtiyacımız var. Ona ne yapması gerektiğini göster, seninki-nin yanında bir oda ver.”
Bana bu kadar nazik davrandığı için Dr. Kaplana kalpten teşekkür ettim, “Gel” diyerek ofisten hızla çıkan Acky’nin ardından yürümeye başladım.
Koridorda hızla giderken “herhalde Karaçaysın” dedim. Geri dönüp bakmadan, hatta adımlarını yavaşlatmadan beni böyle düşündürenin ne olduğunu sordu. Ali Butay’ın bana ondan söz ettiğini söyledim. “Yeğenim benim o” dedi Acky, ansızın durarak. “Sen kimsin?”
Kafkasya’dan gelen bir Çerkeş ve Ürdün’de tanıştığımızdan beri Ali Butay’ın arkadaşı olduğumu söyledim.
“Evet ya! Ali Butay senden çok söz etti bana” dedi bozuk bir İngilizceyle. “Bunu daha sonra konuşuruz.” Elimi sıktı. “Bana burada Acky diyorlar ama adım Ahmed.”
Elini sıkarken adımı söyledim. Bakımevi tesisinde bana bir dizi oda, paspas, kova, sabun, deterjan, yer cilası ve cila makinesi gösterdi. Görevimin bütün odaları, banyolarını, binanın bu bölümünün koridorunu yıkayıp temizlemek ve tertemiz tutmak olduğunu söyledi. Sonra Dr. Kap-lan’ın ofisinin dışında bulunan puantörü gösterdi. Sabah işe geldiğim, akşamları da işimi bitirdiğim saati kaydetmemi söyledi. Fazla mesaiye
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 319
l^aldığımızda da aynısını yapacağımızı söyledi. Sonra puantörde saati nasıl kaydedeceğimi gösterdi. Bakımevi tesisinin yemek salonundan mutfağa geçerek diğer kanadın ikinci katına götürdü. Tek yatağı, iki iskemlesi ve bir masası bulunan küçük, sevimli bir oda gösterdi. Penceresinden, büyüyen sık ağaçların değişik gölgeleriyle kaplı, inişli çıkışlı ovaların ve tepelerin güzel manzarasını, göz alıcı evlerle süslü nefis panoramayı görebiliyordum. Cennet! “Gemiye hoş geldin” dedi Acky. “Senin odan bu. İstediğin gibi daya döşe. Çarşaflarını ve yastık kılıflarını ne zaman istersen değiştirebilirsin. Buraya her gün temiz çamaşır getirirler. Ben oda kom-şunum, bir şeye ihtiyacın olursa kapıya vuruver. Bu akşam seni kızlarla tanıştıracağım.”
Yardımı ve dostluğu için Acky’ye teşekkür ettim, sonra bu akşam taşınıp taşınamayacağımı sordum.
“Ne zaman istersen” dedi. “Öğleden sonra ya da akşam. Sana kalmış.”
Bunu duyduğuma sevinerek, “Teşekkürler, Acky!” dedim. “Öyleyse gidip eşyalarımı getireyim.”
“Bekle” dedi, “birazdan yemek servisi başlayacak. Gitmeden önce bir şeyler ye.”
Teşekkür ettim, eşyalarımı olabildiğince çabuk getirmek için acele ederek çıktım.
Edik Bjasso müjdeyi duyunca sevindi. Arabasıyla New York’a gelip beni Wayne’deki Alps Manor Bakımevi’ne götürdü. O akşam yemeğimi Acky’ye beraber tesisin geniş restoranında yedim. O akşam beni bakımevinde kalıp çalışan İrlandalı ve İskoçyalı genç, sokulgan birkaç hemşireyle -Gracy, Brady, Vivian, Mary ve Martha- tanıştırdı. Hemşire azlığı nedeniyle Amerika’ya beş yıllık iş sözleşmesiyle getirilmişlerdi. Beş yıl sonra ABD vatandaşlığı alıp yeni ülkede özgürce kalacaklar ya da doğdukları ülkeye geri döneceklerdi. Bir fincan kahve içip sohbet ederken bu kızların hepsinin yüksekokul eğitimi gördüğünü, onlarla arkadaşlık etmemin İngilizceyi daha kısa sürede daha öğrenmeme yardımcı olacağını anladım.
Ertesi gün sabah erkenden çok sıkı çalışmaya başladım. Bakımevinin nazik yöneticisi Dr. Kaplan’a işi herkes kadar, hatta daha da iyi yapabil-ceğimi kanıtlamahydım. Bakımevinin bana verilen bölümünü tek elimle temizleyip cilalamaya başladım. İşin en zor bölümü yeri paspaslamaya haşlayınca karşıma çıktı. Acky bir kova sıcak suya koyacağım deterjan miktarını, bu suyun içinde paspası nasıl ıslatıp sıkacağımı ve yeri paspas-
320 KADİR NATHO
la nasıl temizleyeceğimi bana gösterdi. Ancak Acky’yle diğer hademeler paspasın sopasını iki elle tutup, yeri temizlerken bir yandan öbür yana hareket ettiriyorlardı. Yeri temizlerken aynı yöntemi uygulamayı denedim ama yapamadım. Atelin içindeki sol elimin bunu yapacak gücü yoktu. Bu nedenle, paspasın sopasını kavradım, yeri temizlerken ileri geri hareket ettirmeye başladım, tik birkaç gün o kadar çok çalıştım ki bütün kaslarım, karın ve mide kaslarım bile, midemde çok ciddi bir sorun olduğuna beni inandıracak kadar acımaya başladı. Acı, özellikle sabahları yataktan ilk kalktığımda o kadar çoktu ki güçlükle doğrulabiliyordum. Kızlar bile bana Paspash Adam demeye başladılar ama hiçbir şey cesaretimi kıramadı. Gün içinde çok çalışmaya, akşamları İngilizce ve lise ödevlerimi yapmaya devam ettim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder