erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri77
Alps Manor Bakımevi’ndeki odam bunun için idealdi. New York ta kaldığım, korkunç naftalin kokusunun beni adeta boğduğu odayla karşılaştırıldığında cennetti. Burada hava temizdi ve kimse beni rahatsız etmiyordu. Yemek pişirmek zorunda değildim; yemeğimi bakımevi veriyordu. Dolayısıyla, işten sonra rahatsız edilmeden ders çalışabiliyordum. Acky yle kızlar çok sokulgandılar, onlarla arkadaşlık etmekten çok zevk almaya başladım.iki hafta sonra Dr. Kaplan bakımevinde benim bölümümü denetledi, sağladığım temizliği mükemmel buldu, tam iki haftalık ücretimi ödedi. Bir ay içinde saat ücretimiz yetmiş beş sentten bir dolar yirmi beş sente çıktı. Ayrıca Acky saat ücretinin iki katını alalım diye hafta sonunda akşamları bize fazla mesai yaptırıyor, koridorların ve bekleme odasının yerlerini temizletip cilalatıyordu. Bu arada Edik akşamları beni ziyaret etmeye başladı. Vivian’la birbirlerine âşık oldular. Gracy Acky’nin kız arkadaşı oldu. Giderek Acky, Edik ve ben özellikle hafta sonu akşamlan kızları dışarı çıkarmaya başladık. Bakımevinin îrlandah genç bakım teknisyeni Richard da dışarı çıktığımızda ara sıra bize kanlıyordu ve benim iyi arkadaşım oldu. Sonunda, işinde kendisine yardımcı olmamı istedi. Tesisin musluklarını ve su borularını onarıyor, odalarına boya badana yapıyordu. Bu işi yapıp yapamayacağımdan emin değildim ama birkaç ay sonra bunu Dr. Kaplanda konuştu. Onun izniyle Richard’m yardımcısı ve Alps Manor Bakımevi’nin bakım teknisyeni yardımcısı oldum. Bu, daha saygın bir iş olmakla kalmadı, ayrıca gelirim de neredeyse ikiye katlandı.
Aynı zamanda Dr. Kaplanda ekibi, belki kendimi kanıtlamak için çok çalıştığımdan, çalışkan ve güvenilir bir genç diye bana saygı duymaya başladı. Sonunda ricam üzerine Dr. Kaplan pek çok Çerkesi işe aldı. Aralarında Hüseyin Toh, Musa Samğur ve Şahançeri Liy de vardı. Hüseyin ve Musa işe Paterson’dan geliyordu ama Şahançeri Liy bakımevi binasın-
ÇERKESYA'DAN A/v’£RiK> va 321
da benimkinin yanındaki odada kalıyordu. îşi tesiste masaları ve yemek salonunun zeminini temizlemekti ama Acky’yle ben geleneksel görevimiz olarak her akşam bu yaşlı adamın işini yapıyorduk. Yine de Şahançeri Liy bakımevinde bizimle uzun süre kalmadı. Masaları ve yerleri temizlemenin saygınlığına yakışmayan bir iş olduğunu düşünmüş olmalıydı. Kısmen de, arkadaşları onu Paterson’daki halı fabrikasında çalışmaya başlarsa bu ücretin iki katını alacağına ikna ettikleri için işi bıraktı. Halı fabrikasında ne kadar çok çalışması gerektiği zavallı adama hiç söylenmemişti, ama kısa sürede öğrendi.
Bir gün Şahançeri Liy, Prens Bolotoko’nun Suriye’den Amerib’ya gelip Paterson şehrine yerleştiğini söyledi. Bu bana, çocukluğumda köyümüzdeki büyüklerden dinlediğim atalarımızın kahramanca başarılarına dair büyüleyici Çerkeş efsanelerini ve öykülerini hatırlattı. Atalarımızın arasında Bolotoko prensleri kahraman rollerini oynuyorlardı, bu nedenle Çerkesler Bolotoko Cankılış’ı “Adığe pşıme ya pşıj”'^^ kabul etmişlerdi! Kahraman bir soydan gelen bu adamlardan birinin kim olduğunu merak etmeye başladım, Şahançeri Liy’yle beraber görmeye gittim.
Yakışıklı, şık ve bakımlıydı, bizi kibarca karşılayıp oturttu. Çok vakur ve gururluydu ama hiçbir olağanüstülüğü yoktu. Aslında, herhangi bir insan gibi iş aradığını açıkça itiraf etti. Eşi, üç kızı ve oğluyla birlikte beş kişilik ailesini geçindiriyordu; gerçekten işe ihtiyacı vardı. Bu nedenle, ertesi sabah onu Alps Manor Bakımevi’ne götürdüm. Ama kadro açığı olmadığı için Dr. Kaplan onu işe almayı kabul etmeyince onu benim yerime almasını, çünkü bakacak büyük bir ailesi olduğunu söyledim. Ancak, Prens Bolotoko niyetimi anladı, işi kabul etmeyi kesinlikle reddetti.
New York'ta Çalışma ve Yaşam
Uzun zamandan beri daha iyi bir iş arayışım 1959 Eylül’ünde sonuca ulaştı. Bu tarihte, New York’taki Colony Restoran da açık bir denetinnci kadrosu bulunduğunu öğrendim. Bir gün beyefendi gibi giyinerek görüşmeye gittim ama “denetimci”nin tam olarak ne anlama geldiğini bile bilmiyordum ve reddedilmekten korkuyordum. Bu nedenle, Madison Cad-desi’ne ve Altmış Birinci Sokak’a gelip solumda Maxim Restoran’ı fonun da adını şimdiye kadar hiç duymamıştım) görünce içeri girdim, cesaret versin diye iki brendi içtim. İki içki için altı dolar hesap getirmelerine şaşırdım. Burada Madison Caddesi’nde karşıya geçip, sokağın .sağında, Madison Caddesi’nin doğusunda bulunan Colony Restoran’a gittim. Bu
155 Adığe pşıme ya pşıj - Çerkeş prenslerinin prensi.
322 KADİR NATHO
kapıdan yanlızca müşterilerin girmesine şaşırdım. Ben, Madison Caddesi No. 669’daki girişten restoranın ofisine gitmeliydim.
Ofis ikinci kattaydı. Asansöre bindim. Ofisteki masanın arkasında iyi giyimli, düzgün tıraşlı, baba oğul olduğu kuşku götürmeyen iki sarışın adam oturuyordu. Onların solunda başka bir masanın arkasında muhasebe şefi Bayan Bianco oturuyordu. Selamıma kibarca karşılık verdiler ama kısa süre sonra iki adam bazı kâğıtları incelemeye ve İtalyanca tartışmaya devam ettiler. Genç hanım önce adımı ve soyadımı, doğum tarihimi ve eğitimimi öğrendi. Sayılarla aramın ne kadar iyi olduğunu, altı gün öğleden gece yarısına kadar çalışacağımı bilip bilmediğimi tekrar tekrar sorup durdu. Kararlı ve olumlu cevaplar vermeye devam ettim. Muhasebe deneyimim olup olmadığını ısrarla soruyordu, böyle bir deneyimim olmadığını ama işi iyi yapabileceğim cevabını kararlı olarak veriyordum.
Sonunda yaşlıca adam başını kaldırdı, bir süre bana baktı, “Bu kadar yeter. Bu işi yapacak!” dedi. Masadan kalktı, kolumu tuttu, “Sana Joe dememe izin ver. Adını telaffuz edemiyorum. Bu, oğlum Gene Cavaliero, Benim adım Bob. Bu restoranın sahipleriyiz. Gel, sana mekânı göstereyim” dedi. Beni mutfağa götürdü, geniş ve çok hareketliydi. Beyaz giyimli sekiz kişi mutfağa yayılmış harıl harıl çalışıyordu. “Joe!” diye bağırdı.
Aşçıbaşı gelip eğildi. “Günaydın seignior. Sizin için ne yapabilirim?” dedi ağır bir Fransız aksanıyla.
“Bu delikanlıya istediği her şeyi her zaman ver.”
Restoranın sahibinden bunu duymak benim için hoş bir sürpriz oldu.
Aşçıbaşı eğildi. “Evet, patron” dedi, “söylediğiniz her şeyi.”
Seignior Cavaliero kolumdan tutup beni mutfaktan çıkarırken aşçı-başına istediğim her zaman yemek sipariş edebileceğimi ve bana saatte altı buçuk dolar ücret vereceğini söyledi, çünkü benim dürüst bir adam olduğumdan, bana güvenebileceğinden emindi.
Kulaklarıma inanamıyordum. Beni başka bir odaya götürürken, “Diğerlerinin hepsi hırsız” dedi. Odanın sağ köşesinde, üzerinde hesap makineleriyle kalamazolar bulunan tezgâhın arkasında bir adam oturuyordu. Siyah takım elbise ve beyaz gömlek giymiş, papyon takmış başgarsonlar, garsonlar ve komiler masanın önünden geçerek mutfakla restoran arasında koşuşturup duruyorlardı. Sağda, masanın arkasında koridor vardı, çalışanlar buraya konulan masalara ve iskemlelere oturup yemek yiyorlardı.
Masanın önünde durduk. Bay Cavaliero masanın gerisinde oturan adama hitap etti. Hâlâ kolumdan tutarak, “Bu, Joe” dedi. “Ona her şeyi öğret. Acele etme ama iyi öğret.” Sonra bana baktı, “iyi şanslar, Joe! Senin
yerin burası. Her şeyi öğren. Yardıma ihtiyacın olursa beni çağır. Şimdi işime dönmeliyim.” Aceleyle çıkıp resroramn kapısının ardında gözden Irayboldu.
Colony Restoran’da Joe oldum. Genç adamın elini sıkıp masanın gerisinde ona katıldım. Adının Tony olduğunu söyledi. Bu kadar iyi ücret ödenen bir iş bulduğum için şanslı ve mekân sahibi bana güvendiği için gururluydurn. Tony beni pek beğenmiş gibi görünmüyordu ama fark etmemiş gibi davrandım, o da yardımcı olmaya ve dostça davranmaya çalıştı.
İşin en güç yanının çeşitli yemeklerin ve içkilerin Fransızca adlarını, fiyatlarını öğrenmek olduğunu çok geçmeden anladım. Bunlardan yüzlerce var gibi görünüyordu, çünkü mönü haftanın her günü değişiyor gibiydi. Öğle ve akşam yemeklerinde fiyatlar da farklıydı. İşi yaparken bunları öğrenmek uzun sürecekti; bu nedenle yemeklerin adlarını ve fiyatlarını yazıp eve götürmeye, yoğun bir biçimde ezberlemeye başladım. İşi herkes kadar yapabildiğimi patrona kanıtlamaya can atıyordum.
Kısa sürede bunu kanıtlamayı başardım. İki ay içinde Tony işi bıraktı ve restoran gece yarısından sonra kapandığında, günlük nakit ve çek geliri Seignior Cavaliero’ya ben bildirmeye başladım. Sık işe aldıkları ama hiçbirinin bu işte uzun süre kalmadığı gençlere mesleği öğretmeye de başladım. Hepsi bir ay sonra işi bırakıyor, akşamları özellikle de cumartesi ve pazar çalışmak istemiyorlardı.
Haftada altı gün 12.00’den 16.00’ya, sonra 19.00’dan 24:00’e, hatta kimi zaman 01.00’e kadar çalışıyordum. Tek izin günüm pazartesiydi ama ücret iyi, yemek mükemmeldi! Tek sorun ev ve 16.00’dan 19.00’a kadar boş zamanımı nerede nasıl geçireceğimdi.
Önceleri, Broadway 103. Sokak’ta kiraladığım odama aylarca her gün duş yapıp dinlenmek için gidip geldim ama zorunlu olarak metroyla gidip gelmek yorucu ve sıkıcı geldi. Boş zamanımı bir süre Central Park’ta ya da çevredeki kafeteryalarda geçirmeyi de denedim ama bu da yorucu ve tatsızdı. En sonunda Colony Restoran’ın civarında oda aramaya başladım ve Madison Caddesi’nde 63. Sokak’la 64. Sokak arasında, restorandan yalnızca iki blok uzakta bir oda buldum. Oda üçüncü kattaydı, asansörle çıkılıyordu. Yaşlı bir Rus göçmeni olan Bayan Ray, bana haftalık 17 dolara kiraladı. Kendisi evde yalnızca haftada bir gece, Manhattan’da güzellik salonunda çalıştığında kalıyordu. Haftanın diğer günlerini kendi tavuk çiftliğinin ve güzellik salonunun bulunduğu Poughkeepsie’de geçiriyordu. Bu nedenle, odanın yeri benim için ideal olmakla kalmıyordu, aynı zamanda Bayan Ray’in haftada bir kaldığı gece dışında pratikte bütün ev benimdi. ,
324 KADİR NATHO
Çalıştığım Colony Restoran New York un en iyi, en eski ve en pahalı restoranlarından biriydi. Seignior Cavaliero’nun burayı, el altından içki satışı yapılan eski günlerde açtığı söyleniyordu. Amerika’da içki yasaklandığında yakındaki adalardan yasadışı yollarla getirilerek restoranlarda el altından gizlice satılıyormuş. Bu nedenle buna “el altından içki satışı” deniyordu.
Restoranın kökeni ne olursa olsun iki Cavaliero -büyük ve küçük-burayı en iyi ticaret geleneğine göre işletmek için çok çalışıyordu. Haftanın altı günü 10.00’dan 01.00’e kadar, dolayısıyla günde on beş saat restoranda çalışıyorlardı. Çok zengin oldukları, ABD’de, İtalya’da ve Sicilya’da villaları olduğu ama bunların keyfini çıkaracak zamanları olmadığı söyleniyordu. Yılda sırayla ancak iki hafta izin yapıyorlardı. Yılın diğer zamanlarında diğer restoran çalışanlarıyla birlikte koşuşturarak, hatta kimi zaman garsonlar ve başgarsonlarla birlikte tabak taşıyarak ama her zaman temiz pak giyimli, tertemiz ve taptaze görünerek bütün gün çok çalışıyorlardı.
Seignior Cavaliero’nun öfkeden gözünün döndüğünü, garsonları ve başgarsonları azarladığını, kovaladığını, tekme ve tokat attığını defalarca gördüm. Gençlerden hiçbirinin karşılık vermemesi, hatta itiraz etmemesi çok şaşırtıcıydı. Sık sık bana Çerkeş büyüklerimizi hatırlatıyor, İtalyanların geleneklerinin bazı geleneklerimize uyup uymadığını merak etmeme neden oluyordu.
New York'taki Çerkesler
Colony Restoran’da çalıştığım ve Madison Caddesi’nde kaldığım sırada New York’taki küçük Çerkeş topluluğunun bir parçası oldum. Çoğu benden büyüktü, Bolşevik Devrimi sırasında anayurtlarından ayrılan, 1924’te Türkiye’den Amerika’ya gelen, Manhattan’da 18. ve 19. sokaklarda ya da Madison Caddesi yakınında oturan yaşlı göçmenlerdi. Başlıca altı aileden oluşuyordu: (1) NatırbofF- Kuçuk, eşi Fatima, oğulları Mohamad (Malıya) ve kızları Zuleifa’yla Leyla; (2) NatırbofF- İslam, eşi Şıharhan, oğulları Murat’la Elmurza ve kızları Gulnara; (3) Şipşevler - Azrail, eşi Meirem ve kızı Fatima; (4) Kazanokolar - Fagat, eşi Ffani, kızları Caroline; (3) Kuşmezeko - Kerim ve eşi Zizu; (6) Gireyler - Kadir, eşi Vahide, oğulları Çengis ve Prens Azamat Girey. Tahtamukaylı bekâr Çerkeş Cebar Tlep-tserış de Madison Caddesi’nin dışında, 97. Sokak’ta oturuyordu. Mıırtuz Ali Kuliyev’le Bjıhako Melehan’ın kızı Leyla Kuliyeva 1956 Aralık’ında Fransa’dan Amerika’ya gelerek, New York’taki Çerkeş topluluğuna katıldı. Melehan ve Minhan Bjıhako kardeşler, 1959’da Leyla’nın ardından
gelmişlerdi, ilk kez karşılaştığımda New York’ta beraber yaşıyorlardı.
Natırbofflar Natırbeyliydiler. Farıma Hanum, Vahide, Zizu ve Zaig-rette kardeşler köyümüz Hatramtuk’taki Şeretlıko ailesindendiler. Ulagay (Voligev) ailesinden Şıharhan da Hatramtukluydu. Şipşevler Kabardey-liydi (Caroline’e göre, Meryem Gireylerin Guser kolundandı). Kazano-kolar Kazanukaylıydılar (Caroline’e göre, Kazanoko Jabağ biiyükbabasıy-dı). Bjıhakolar Bjıhakuaylı, Gireyler Hatıkuaylıydılar. Caroline ve Leyla Fransa’da doğup büyümüşlerdi.
Fatma Hanum grubunda çok nüfuzluydu. New York’taki Rusların da, Amerikan aristokrat ailelerinin de çok saygı gösterdikleri kişiydi. Tehcir edilen ilk Çerkeş grubunu Almanya’dan Amerika’ya getirmiş ve geniş oturma odasını, hafta sonları yeni gelen bütün sığınmacıları karşılayıp ağırladığı geleneksel bir Çerkeş konukevine dönüştürmüştü.
Fatima Hanum’a gruptaki değerlerinden giderek daha çok bağlandım, sık sık ziyarete gittim. Halujojiy^^^ sevdiğimi kısa sürede anladı, her ziyarete gidişimde bana ikram etti.
Pek çok açıdan ilginç biriydi. Konukseverliğinin yanı sıra Adığe Hab-zeye sıkıca uyuyor ve çiğneyeni de azarlıyordu. Böyle birçok olayın ikisinden söz edeyim. Bir keresinde, yeni gelen Çerkesleri oturma odasında kabul ederken Hajemet Neğuç’un kanepeye uzandığım gördü. Sert sert baktı. “Neden öküz gibi yatıyorsun? Bedenini taşıyacak kemiğin yok mu senin?” diyerek herkesin önünde azarladı.
Yıllar sonra Suriye’deki bazı Çerkesler Amerika’ya göç ettiğinde, Bedir Kardan’a köyünden bir ziyaretçi konuk gelmişti. Konuğunu götürmezse Fatima Hanum’un güceneceğini iyi bildiği için, onu arayıp konuğunu ona getirip getiremeyeceğini sordu. “Tabii” dedi Fatima Hanum, “tabii!”
Bedir Kardan konuğuyla ona gitti. Kapıyı çaldılar, asansöre binip ikinci kata çıktıklarında Fatima Hanum onları kapıda bekliyordu. Kısa kollu beyaz gömlek giymiş, sakız çiğneyerek arkasında duran genç konuğa bakarak Bedir’e “Bir Çerkeş konuğun olduğunu söylememiş miydin? Hani?” diye sordu.
Bedir Kordan, genç adamı göstererek, “İşte, burada” dedi.
B6 162 Halujojiy - Süzme peyniriyle doldurulmuş, .suda haşlanmış, sarımsak ve tuzla çeşnilendirmiş, üzerine biraz acı biber sosu konulmuş yoğurtla servis edilen küçük börekler; Ruslar bu yemeğe pirogi derler ve smetanayla (ekşi krema) .servis ederler.
326 KADİR NATHO
“Yediklerini inek gibi gürültüyle çiğneyen Çerkeş hiç görmemiştinj» dedi Fatima Hanum. “Lütfen içeri girin.”
Fatima Hanum’un beni sevdiğini bilen pek çok Çerkeş onu bana şikâyet etmeye başladı. Bu nedenle, “Fatima Hanum” dedim bir keresinde, “Çerkeslere evini açmayı ve onları iyi ağırlamayı seviyorsun ama sonra hep azarlayıp kırıyorsun. Neden?”
“Ben anneleri gibiyim!” dedi. “Kusurlarını ben söylemezsem kim söyleyecek? Adığe Habzey\ bir kaybedersek bize hiçbir şey kalmaz. Adı^t Habze'm\z dünyanın en güzel geleneği. Londra Emniyet Müdürlüğünde ona uyuyorlar!” dedi.
İzin günlerimde sık ziyarete gittiğim diğer aileler New Jersey Eyale-ti’nin Paterson şehrinde oturan Subzoko, Koble ve Bjasso aileleriydi. Ama orada bir gece kalacaksam geceyi genellikle ya Bjasso ailesinde ya da Şa-hançeri Liy’de geçiriyordum.
Ağabeyimden İlk Mektup
Yirmi yıl tamamıyla ayrı kaldıktan, yani II. Dünya Savaşının sona ermesinin ardından geçen upuzun on altı yıldan sonra ağabeyim Nacib’in ilk mektubunu aldığımda Colony Restoran’da çalışamaya başlayalı bir yılı geçmişti. Bütün bu yıllarda sevdiklerimle mektuplaşamamış, onlara yazarsam ya da başka bir yolla bağlantı kurarsam, komünist rejimin onlara zulmedeceğinden korkmuştum. Savaşta ülkeyi terk ettiğim için komünist hükümetin gözünde haindim ne de olsa!
Hızır Kaban Şenciy köyüne gönderdiği mektupta Amman’daki Çerkeş sığınmacılardan bahsetmiş, ağabeyim isim listesinde Kadir Natho adını görünce mektup yazmıştı. Adım aslında Kadirbek Natho olmasına karşın, ağabeyim onun ben olduğumdan emin, bana bir mektup yazıp göndermişti.
Mektup Amman yerine her nasılsa Suriye’ye gitmiş, orada oturan bazı Çerkeslerin eline geçmiş, elden ele aylarca dolaşmıştı. Mektubu gözyaşları içinde kaç kişi okumuş, içindeki acıklı öyküden kaç kişi etkilenmiş olmalıydı, ancak Her Şeye Kadir Tanrı bilirdi. Anlattığına göre ağabeyim, savaşın bittiğinden bu yana beni umutsuzca aramış, Moskova’ya defalarca gidip arşivlere bakmış ve hükümetin çeşitli dairelerinde hiçbir sonuç alamadığı soruşturmalar yapmıştı. Besbelli, bizim bu dünyamızda iyi insanlar yok değildi. Bu iyi kalpli insanlar elden ele dolaşan bu mektubu kaldı-
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 32.7
np atmamışlar, sonunda Amman’da oturan Mos Subzoko’ya göndermiş-o da Amerika’daki kardeşi Çerim Subzoko’ya yollamış ve en sonunda Çerim onları görmeye gittiğim bir akşam mektubu bana vermişti.
Mektubu ellerim titreyerek açtım. Yirmi yıl sonra ağabeyimden aldığım ilk haberdi ve kötü haberlerle dolu olmasından korkuyordum. Ağabeyim Nacib, ilk satırlarında, 1947’de sağ salim Kızıl Ordu’dan eve döndüğünü bildiriyor, o tarihten beri beni nasıl umutsuzca aradığını anlatıyor ve bu mektubu alır almaz ona cevap vermemde ısrar ediyordu! Bundan sonra, köyümüz Novi Natuhay’dan ailesiyle birlikte çalıştığı Sovhoz 15’e (eski Sovhoz Otradnıy) taşındığı haberini veriyordu. Sonra laf arasında oldukça dikkatli bir biçimde babamın savaştan kısa süre sonra öldüğünden söz ediyordu. Babamın ölümüne dair hiçbir ayrıntı olmaması, bende yapayalnız ve açlıktan ölmüş olabileceği kuşkusu uyandırdı. Elimde olmadan gözlerim yaşlarla doldu, mektubun bütün harfleri ve satırları okunamaya-cak kadar bulanıklaştı. Katya Subzoko bana okumaya çalıştı ama kendimi kontrol edemediğim için utandım. Mektubu alıp otobüse bindim, New York’taki odama döndüm. Yanaklarımdan inen gözyaşlarımı kontrol edemiyordum, ara sıra haykırıyor, sarsılarak yüksek sesle ağlıyordum.
Sel gibi akan gözyaşlarım yüzünden ağabeyimin mektubunu okuya-madan ve iki yengemi, Leta’yla Lyuba’yı -birinin iki küçük kızı, Aslangu-aş’laNafset, diğerinin de bebeklik çağında bir oğlu, Zavur vardı- düşünerek, kendisine bakacak başka kimsesi olmayan zavallı babam yaşamının son günlerinde ne kadar perişan ve yalnız olmalıydı diye düşünerek o gece odamda saatlerce ağladım... Zavallı babam... Onu, beyaz sakalı düzgün kesilmiş, başına koyun postundan gri uzun Çerkeş kalpağını giymiş, gururlu ve dimdik ama düşüncelere dalmış, üzüntü içinde otururken görebiliyordum. Birinden yardım istemeyecek kadar gururlu, tevekkülle ama vakur ölüyordu. Onun için bu, yaşamdan çok daha önemliydi... Sevgili eşi ve hayat arkadaşı, babam gibi masum, müşfik ve zararsız, zavallı annem Goşmaf iğrenç savaşta gözlerinin önünde öldürülmüştü. Yıllardır haber alamadığı yetişkin iki oğlu bir yerlerde savaşıyordu ve aynı aşağılık insan çılgınlığının ondan kopardığı ben avlanan, dehşete kapılmış bir hayvan gibi dünyada oradan oraya dolaşıyordum. Babamsa bizim için endişelenerek eriyip bitiyordu... Kızıl Ordu’nun savaş bittikten sonra hükümetin tazmin edeceğini söyleyip, her aileye yalnızca bir torba mısır bırakarak köyümüzün bütün tahılına nasıl el koyduğunu hatırladım sonra. “Açlıktan ölmüş olabilir mi?” diye düşündüm. Köylülerimize bu 1943 Ocak ayının sonunda yapılmıştı, yeni hasada daha yarım yıl vardı. Ayakta kalmayı nasıl başarmışlardı?
328 KADİR NATHO
SoLLm sağa (oturanlar) (I) Bir Çekoslovak avukat, (2) Çerim Subzoko, (3) Bayan Şogen, (4) Amerhan Şogen (ayakta), (5) Katya Subzoko, (S) Katya Noğay, (7) Kaşif Noğay ve (8) Kadir Nak (Fotoğraf1960'da New York’ta bir akşam partisinde çekildi)
Geceyi odamda oturup, halkımızın savaşın yol açtığı acılarının anlatılmayan çilesini düşünerek, ağlayarak ve mektubu okumaya çalışarak geçirdim. Ama ne zaman birkaç satır okusam gözyaşlarına boğuluyordum. Gözyaşları görüşümü bulanıklaştırıyordu, mektubu defalarca bir kenara bırakmak zorunda kaldım. Yine de ağabeyim Kimkeri’nin Mazilere karşı savaşırken Stalingrad’da bir muharebede öldüğünü, hiç görmediği bebeklik çağındaki oğlu Zavur’un da babam gibi savaştan kısa süre sonra öldüğünü yavaş yavaş okudum.
Ertesi sabah işe gittim ama ne ağlamamı engelleyebiliyordum ne de çalışabiliyordum. Nedenini Bay Cavaliero’ya açıklayınca Bayan Bianco’dan benim işimi yapmasını istedi, beni eve gönderdi. Bu şoku atlatmam ve işe dönmem tam bir hafta sürdü.
Ağabeyimin ricalarına karşın, ona yazıp savaştan sağ çıktığımı, Amerika’ya göç ettiğimi, New York’ta yaşadığımı ve çalıştığımı bildirip bil-dirmemeye birkaç gün karar veremedim. Nedeni bana göre açık ve basitti. Onunla yazışmaya başlarsam komünistlerin ona zulmedeceklerinden emindim. Ne var ki mektubu alır almaz kendisine cevap vermemi ria etmesi hiç korkmadığını açıkça gösteriyordu! Biraz tereddüt ettikten sonra çok dikkatli yazdığım bir cevap gönderdim. Sonuçta, yirmi uzun yıl ayrı kaldıktan sonra ağabeyimle yazışmaya başladım.
Soldan sağa: (1) Kadir Natho, (2) Katya Subzoko, (3) Çerim Subzoko, (4) Pita Gow, (5) Kerim Bjasso ve (6) Bolet Eriva. (1961, New York)
Arkadaşım Şahançeri Liy'yle Sorun
Paterson’a hafta sonu ziyaretlerimden birinde Edik Bjasso, Şahançeri Liy’in işsiz ve epey kötü durumda olduğunu söyledi. Onunla arası açıktı ama besbelli ilgisiz de kalamıyordu. Nedeni gün gibi açıktı. New ]er-sey’deki fabrikalarda çalışan Çerkesler için işten atılmak normal bir olay olsa da ve belli bir süre işsizlik parası alsalar da, özellikle Şahançeri Liy gibi duyarlı biri için pek hoş bir durum değildi.
Dolayısıyla gidip onu görmeye karar verdim. Clifton da birkaç barda eğlendikten ve Paterson da bir restoranda akşam yemeği yedikten sonra Edik’ten beni ona götürmesini istedim. Beni Şahançeri Liy’in evinin önünde bıraktığında gece yarısını çoktan geçmişti. Çok içmiş numarası yaparak bir sigara yaktım, kapısını çaldım. Önce korkulu bir sesle, “Kim o?” dedi ama kendisini görmeye geldiğimi söyleyince sakinleşti. Sonunda kapıdan baktı, kapıyı açtı.
Yüzü sargılıydı ama bundan söz etmemeye çalışarak ona selam verdim, şaka yollu, “Liy! Benim, Kadir. Konuk istemiyor musun?” dedim.
Buyur etti, masanın yanında bir iskemle gösterdi. Oda dağınıktı, oturma odasıyla yemek odası birleştirilmiş gibiydi. Uzakta bir köşede televizyon vardı. Beni gördüğüne sevinmiş görünüyordu. “İçmişsin, görüyorum!” dedi ama değişmiş, korkmuş birine benziyordu. Bir zamanlar Kafkasya’nın ChurchiH’i olmakla övünen aynı gururlu, kendinden emin adam olduğuna inanmak güçtü.
KADİR NATHO
1
“Liy” dedim sonunda, “yüzüne ne oldu?”
Korkuyla şöyle bir televizyona baktı. “Hepsi komünist ve beni ele geçirmek niyetindeler” dedi. “Yalnız olduğumda bana Bay Lee diyorlj^ benimle TV’den konuşuyorlar. İşte de aynı şey. Bizim Çerkesler bile ko' münistlerle birlikte. Ürdün’deki Omar Tuğuj’u tanır mısın? Hepsinin başında o var. Çalışırken bana bir ecza şişesi verdiler, patlayıp yüzüme geldj Beni öldütmek istediler ama öldüremediler! Bu yüzden işi bıraktım. Beni öldürmeye çalışan insanlarla nasıl çalışabilirim?”
Arkadaşımın durumu düşündüğümden daha ciddiydi. Bunları hayal ettiğine onu ikna etmeye çalışmanın yararı yoktu, hatta tehlikeli olurdu. “Liy” dedim, “Daha çok içmek istiyorum. Hadi bara gidelim.” Ayağa kalktım. “Gel, ceketini giy. İçerken konuşalım.”
“İçersin” dedi, kabul etti.
İşten atılmadığı bence besbelliydi. İşi bırakmıştı, işsizlik parası alma hakkım kazanmadığı anlamına geliyordu bu. Sorun onu benden biraz para almaya nasıl razı edebileceğimdi. Neyse ki yanımda biraz para, en azından yüz dolar ya da daha fazlası vardı.
Gelmeyi kabul edip bana katıldı. Bara giderken çıldırmanın eşiğine gelmiş, bütün dünyadan kuşkulanan bu aşırı duyarlı adamla nasıl başa çıkacağımı, ona neyi nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum. Yürürken ansızın kolundan tuttum, “İyi dostum, sanırım savaş bitti ama sen hâlâ savaş hattındasın, haklarını ve inançlarını asilce savunuyorsun. Hepsine erkek gibi karşı koyacağından eminim. Her zaman senin dostun olduğumu hiç unutma” dedim.
“Biliyorum” dedi.
Kontrolü ele almalıydım. “Hayır, bilmiyorsun” dedim kararlılıkla. “Bilseydin, bunun başına geldiği gün beni haberdar ederdin. Arkadaşlar ne içindir?” “Şimdi” dedim, onu durdurarak, “arkadaşsak hiç soru sormadan bunu al.” Yanımdaki bütün parayı cebine koydum.
Bir şey söylemeye çalıştı ama susturdum. Beni neden dinlediğini bilmediği ama dinlediği yorumunda bulundu. Bara gidip biraz içtik. Uzun uzadıya şikâyetlerini ve suçlamalarını, hatta Sovyet rejimi yönetiminde kendisinin ve ailesinin maruz kaldığı büyük zulümlerin ve sürgünün öyküsünü bile sabırla dinledim. Birkaç oyun bilardo oynadık, birlikte evine döndük, gece onda kaldım. Sabah otobüs parası için ondan on dolar alarak New York’a döndüm, işe zamanında gittim.
Ertesi günü Mister Lee’nin (Amerikalılar ona öyle diyorlardı) durumunu Dr. De Nesnera’ya danıştım. Saygın, iyi bir Macar hekimdi, Rusçayı
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 331
akıcı konuşuyordu,. Lexington Caddesinin doğusunda, Manhattan’ın aşağısında, seksenli numaralarda bir muayenehanesi vardı. İlaç ve doğru tedavinin arkadaşıma yaran olacağını söyledi, en kısa zamanda onu getirmemi salık verdi. Yine de, bu durumdayken arkadaşımın tek başına otobüse binip bana gelebileceğinden emin değildim. Bu nedenle, ertesi sabah erkenden ona telefon ettim. Benimle gelmesi için hazırlanmasını söyledim, sağlık kontrolü için Dr. De Nesnara’ya götürdüm. Onunla nasıl konuşacağını bilen ve ona birkaç ilaç yazan Dr. De Nesnara’yı beğendi neyse ki... Rusçayı da akıcı konuşan Mister Lee (çocukluğunda Rus bir nyankast (dadı) Ağ^hm a/. Dünya Sa^^jnd'’ olduğunu söylüyordu) Dr. De Nesne-Staltngraa t savunurken öldü). , ° , ,
raya yüreğini açtı, çıkarken onu zar zor
susturabildik.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder