erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri88

erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri88

 Onu odama bırakıp işe gittim, ertesi sabah erkenden otobüsle Pater-son’a götürdüm. Bundan sonra hafta sonları onu defalarca görmeye gittim, kirası ve masrafları için biraz para verdim, ama son ziyaretimde onu aksi ve öfkeli buldum. Şaka yapmaya ve benden biraz para alsın diye ikna etmeye çalıştım ama kesinlikle kabul etmedi.
Yüzü pancar gibi kızarıp öfkeden patladığında benim de sinirlerim bozuldu, çileden çıkmak üzereydim. “Kadir” dedi, “Ağabeyinin insanları ekmekle öldürdüğü doğru mu?”
Kahkahayı bastım. “Bu nasıl adam öldürme?” dedim, kahkahamı bastırmaya çalışarak, çünkü onu kimin kışkırttığını ve söz ettiği ağabeyimin kim olduğunu biliyordum.” Kimkeri’ydi. Paterson’da onu tanıyan tek kişi vardı. “Seni kimin kışkırttığını biliyorum” dedim.
İnanmış gibi görünmüyordu.
“Kim olduklarını söylememi ister misin?” diye sordum. Başını salladı.
“Akraban Ahmed Liy’yle Çerim Subzoko. Uzun boylu, yakışıklı, birbirinden ayrılmayan iki budala” dedim. “Bunun şaka olduğunu sanıyorlar, sen de onlara inanıyorsun! Ahmed Liy’in bizi her görüşünde gülerek başparmaklarının tırnaklarını birbirine sürrmesi boşuna değil. Ağabeyim
332. KADİR NATHO
hakkında söyledikleri bu ahmakça şey yüzünden bana kızdığın içinsen de budalasın!” Öfkeyle çıkıp gittim.
Özür dilemedi, yani beni aramadı. Bunu bile yapmayacak kadar gururluydu ama yardıma ihtiyaç duyduğunu biliyordum. Bu ülkede insanın attığı her adımda paraya ihtiyacı olur. Benden para aldığı için onu ayıplayan akrabası Ahmed Liy’in bunu dikkate almadan ona yardım etmediğinden emindim. Belki istese bile yardım edemiyordu. PolonyalI bir eşi ve bir kızı vardı. Eşiyle Avrupa’da tanışıp evlenmişti ama bu ülkeye geldiklerinden beri eşi onu tacizde bulunmak ve kötü davranmakla suçlayıp duruyordu. Bu nedenle Ahmed Liy sık sık hapse giriyordu ve tekrar tekrar tutuklanmaktan onu Çerim Subzoko’nun kurtaracağına güveniyordu.
Bu arada, Şahançeri Liy yalnızca yiyecek almak için paraya ihtiyaç duymuyordu, faturalarını zamanında ödemezse telefonunu ve elektriğini keserler, kirasını ödeyemezse evden atarlardı. Yine de benden para almayı kabul etmiyordu ama olası bütün sonuçları biliyordu ve onlarla yüzleşmeye hazırdı. Zaten oldukça bozuk olan sağlığını bütün bunlar nasıl etkileyecekti
O gece çalışırken soruna epeyce iyi bir çözüm buldum. Neyse ki kız arkadaşım Beatrice’i Bay Lee ile tanıştırmıştım. Ertesi sabah ona iki yüz dolar verdim. Bay Lee’yi kızının uydurma doğum gününe davet etmesini, ona borç para vermesini söyledim, iş bulduğu zaman geri öderdi.
Beatrice parayı almaya onu ikna etti ama bu sorunun ancak geçici bir çözümüydü. Bu sırada patronumu Colony Restoran’da yardımcım olarak ona iş vermeye ikna ettim. Bu iş için onu eğitme gibi tatsız bir görevde benim omuzlarıma bindi. Benden çok daha eğitimli ve Abhazya’da yıllarca muhasebecilik yapmış olması onu eğitme görevimi daha da güçleştiriyordu. Bütün bunların yanı sıra, belki en genç siyasi mahkûm olarak gençliğindeki uzun bir zulüm ve Rusya’ya sürgün öyküsü, hem komünistlerin hem de Nazilerin döneminde önde gelen bir siyasi figür olması oldukça güçlü bir megalomaniye yol açıyordu. Bu nedenle, benden ders alacak kadar düşmesine içerlediği için onu suçlayamazdım. Bütün bunların bilincindeydim ve ona elimden geldiğince yumuşak ve alçakgönüllü davranmaya çalışıyordum. Yine de nasıl giriş yapacağını göstermek için kalamazoyu aldığımda, “Biliyorum! Biliyorum!” diyerek sözümü kesti. Bu durumda, yalnızca bana öğretileni ona göstermeye çalıştığımı söyledim. Neyse ki bir adisyondaki yirmi, otuz, hatta kırk kalemin fiyatını tek bir hata yapmadan çok hızlı toplama becerisini yalnızca deneyim yoluyla geliştirmiştim. Hesap makinesinden daha hızlı ve daha doğru toplamam onu etkilemişti. Dahası çeşitli yemeklerin ve şarapların fiyatları kadar Fransızca ve İtalyanca adlarını da iyi bildiğim tartışılmazdı. Bu adları,
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 333
Öğle ve akşam yemeklerinde bir dereceye kadar değişen fiyatları ona öğretmek eğitim sürecinin en güç bölümü oldu. Neyse ki kimse beni sıkboğaz etmiyordu, bunun çok yavaş bir süreç olacağını kabul ettim. Ancak, Özellikle başgarsonlar ve garsonlarla iş yaparken ve yemeklerin ve şarapların adlarını ezberlerken yararlanmasını salık verdiğim yöntemleri kabul etmediğini çok geçmeden anladım. Neden.^ Benden daha iyi bir denetçi olacağından, terfi edeceğinden ve patronum olacağından korktuğum için onu kasten yanlış yönlendirmeye çalıştığımdan kuşkulanmaya başlamıştı! Ama bunun hastalığının bir parçası olduğunu iyi bildiğim için bütün bu kusurlarını bağışladım, kararlılıkla yavaş yavaş eğitmeye devam ettim. Ne de olsa beni “İyilik yap, denize at” diyen insanlar yetiştirmişlerdi. Yardımıma ihtiyaç duyduğunu de biliyordum.
Sonra Şahançeri Liy, bir beyefendi olduğunu, iyi yetiştiğini ve eğitim gördüğünü kanıtlamak için başgarsonlara ve garsonlara aşırı kibar davranmaya başladı. Onları hoşnut edip etkilemeye hevesli görünüyor, ayrıca ne zaman gelip adisyonlarını tezgâha koysalar, müşterilerin siparişlerini yazmaları bitinceye kadar bu adisyonların üzerine sıkıca bastırıyordu. Onların gözünde kendini çok alçalttığını ve böyle bir davranışın ona, özellikle de onun yaşında büyük ve saygın bir Çerkese hiç uygun olmadığını düşündüm. “Liy, abartma! Yoksa tepene çıkmaya başlarlar” dedim.
İyi niyetli öğüdüme kulak vereceğine bana kötü kötü baktı. Ondan küçük ve daha az tecrübeli olduğum için, bunun bana gösterdiği tepki olduğunu biliyordum ama düşüncemin doğru olduğunu ona söylemek zorundaydım.
Bir bakıma mantıklı bir politika güttüğü söylenebilirdi. Sahiplerinin ve yöneticilerinin İtalyan olduğu bir restoranda onlarla dost olmaya çalışmak yersiz ya da mantıksız değildi. Toplam yirmi kişilik ekipten ancak iki aşçı Fransız, salata yapan Yunanlı, Liy ve ben Çerkestik. Diğerlerinin hepsi, çoğu Amerika’da doğmuş İtalyanlardı.
Yine de birlikte çalışıyorduk. Şahançeri Liy’in beden ve akıl sağlığı günden güne düzelmeye devam ediyordu. Gerekli becerileri ve mekânın çalışma alışkanlıklarını edindiği kadar, restorandaki yemeklerin ve şarapların adlarını, fiyatlarını da yavaş yavaş ama kararlılıkla ezberlemeye başladı. Manhartan’da, Lexington ve Üçüncü caddelerin arasında. Altıncı Sokak’ta güzel bir oda bile bulup taşındı. Dolayısıyla, hem birlikte çalışıyorduk, hem de komşuyduk. Daha önce belirttiğim gibi, iki vardiya halinde haftada altı gün çalışıyorduk; ilk vardiya 12.00’den 15:30’a ya da 16.00’ya kadar, ikinci vardiya 19.00’dan 01.00’e kadardı. Bütün bu süre içinde hem birlikte çalışıyorduk, hem de boş zamanımızın çoğunu birlikte geçiriyorduk. Ko-
334 KADİR NATHO
nuşmayı sevdiği ve ama yalnızca kendinden, geçmişte çektiklerinden, kimi zaman da şimdiki sorunlarından duygusallıkla, çok defa da sesini yükselterek söz ettiği için katlanılması kolay bir görev değildi bu. Ne zaman bir şey söylemeye çalışsam sesini yükseltiyor, sözümü kesiyor, konuşmaya devam ediyordu. Dolayısıyla, tek yapabildiğim onu dinlemekti.
Ancak bir gün bu rutin alışkanlığından saptığını duyunca şaşırdım. “Kadir” dedi, “insanlarla neden geçinemediğimi söyle bana lütfen. Bunun nedeni, benim haklı, başka herkesin hatalı olması olamaz. Herkesi benden uzaklaştıran yanlış bir şey yapıyor ya da söylüyor olmalıyım. Ne olabilir bu, bana söyler misin?”
Duyduklarıma inanamadım. Bunu bana söyleyen adam genellikle kendini çok önemserdi. inanmayarak ona baktığımda, bana bu soruyu sormasına neyin yol açtığını düşünüyordum. Doğruyu söylersem bana kızacağını bildiğim için, “Dürüst bir eleştiriyi kaldırabileceğini düşünüyor musun?” dedim.
“Evet, kaldırabilirim” dedi.
İki hatasını düzeltmesinin insanlarla daha iyi ilişki kurmasına yardım edeceğini söyledim.
“Nedir onlar?” dedi, yüzüne kan hücum etmişti.
“İşte birincisi” dedim. “Ne zaman biriyle karşılaşsan senin ve ailenin Sovyetler Birliği’nde çektiğiniz acıları ve eziyetleri anlatıp duruyorsun. Baban nasıl sürgün edildi, komünist devlet evinize nasıl el koyup bütün aileni dışarı attı, annen komşunun ahırında nasıl yaşadı, samanda nasıl yattı, kardeşlerin saklanmak için Abhazya’ya nasıl gittiler, sovpart^kolajı nasıl yazıldın, TTZK üyesi olmakla nasıl suçlanıp, on yedi yaşında Sibirya’ya sürgün edildin, on yıl cezaevinde kaldın, sonra doğduğun yere dönseydin eziyet göreceğin için Abhazya’ya gidip muhasebecilik yaptın. Kuşkusuz acı çektin ama insanlar başkalarının acılarını dinlemekle ilgilenmiyorlar. Şikâyet edecekleri kendi baş ağrıları, kendi sorunları var ama onlara hiçbir şey söyleme şansı vermiyorsun. Seni bir, iki, on, daha çok kere dinliyorlar ama senin öykünü dinlemekten sonunda bıkıyorlar, seninle bir daha görüşmekten kaçınıyorlar. Bunun için, başkalarına kendinden daha az söz etmeyi, onlara sana kendilerinden ve sorunlarından söz etme şansı vermeyi öğrenebilirsen seni yeniden görmeye can atacaklar, senden kaçmaktansa seninle arkadaş olmaya başlayacaklar.” “Teşekkürler” dedi, “Öbürü ne?”
“Ona geliyorum” dedim. “Öbür kusurun şu; ne zaman bir Çerke,<-
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA
le, özellikle ülkeye yeni gelmiş bir Çerkesle tanışsan görmeye gidiyorsun.
Çok şey yapacağına söz veriyorsun. Sonra söz verdiğin şeyleri yapamadığım anlayınca görüşmekten kaçınıyorsun, gücendiriyorsun, insanlara yapamayacağın şeyler için söz vermekten vazgeç. Bu ülkeye geldiklerinde yalnızca gidip karşıla, söz vermeden edebildiğince yardım et. Bu iki kusurunu değiştir Liy, bunun için arkadaşların sana daha çok saygı duyacaklar, daha çok değer verecekler.”
Tahmin ettiğim gibi, söylediklerim hoşuna gitmedi, bana çok öfkeli baktı. “Fikrin için teşekkürler. Artık benim için ne düşündüğünü biliyorum” dedi, arkasını dönüp gitti. İki hafta kadar benimle konuşmadı.
Kayıt makinesinin tık sesi ne zaman kesilse Şahançeri Liy’in çıkmaza girdiğini, bir malın fiyatını bilmediğini biliyordum ama sorununun ne olduğunu bana söylemiyordu. Fiyatı ona söyleyinceye kadar put gibi orada sessizce oturuyordu, sonra yeniden normal çalışmasına devam ediyordu.
Bu durumlarda genellikle bir iki hafta sonra bana küstüğünü unutuyor, rastgele bir şey söylüyordu, yeniden birbirimizle konuşmaya ve normal bir biçimde birlikte çalışmaya başlıyorduk.
Kimi zaman saçma bir şey için bana kızıyordu. Bir gün Colony Restoran’da oturmuş çalışırken, “Kadir” dedi, “bir milyon dolar bulsaydın ne yapardın?”
Bu soruyu bana sorma nedenini biliyordum. Kendisiyle paylaşacağımı söylememi istiyordu. Ne tepki vereceğini görmek için, “Bir milyon dolar bulsaydım şunu yapardım” dedim, dikkat kesildi. “Bütün arkadaşlarımı Central Parka götürürdüm - seni, Çerim Subzoko’yu, Ruslan ve Edik Bjasso’yu, Boris Koble’yi; tek sıra halinde hepinizi yan yana dizerdim.” Gülümseyerek ona baktım.
“Sonra?” dedi, oldukça şaşkın ve sabırsızdı.
“Sonra” dedim, “sizden beş yüz adım uzaklaşır, çimlerin üzerine ödül olarak elli bin dolar koyar, sizi yarıştmrdım.”
“Ben yarışmam” dedi, büyük hayal kırıklığına uğramıştı.
“İstersen yarışma” dedim. “Yarışı kim kazanırsa ödülü o alırdı.”
“Başka?” dedi.
“Başka, villa alırdım ve hepimiz oraya taşınırdık” dedim. “Grubun en yakışıklıları, en bakımlıları ve en şıkları olarak Çerim ve Ruslan konukları karşılarlardı, Boris şoförümüz, Edik içki arkadaşım olurdu.”
“Ya ben?” diye sordu.
Arkadaş çevremde sana ne rol vereceğimi bilmiyorum” dedim, birkaç
KADİR NATHO
saniye susup düşündüm. “Belki” dedim, bir süre sonra, “sen ayakkabılarımızı boyardın.”
“Boyamazdım” dedi tersçe.
“Neden?” dedim. “Şimdi burada aldığının iki katı ücret verirdim.” “Bana ne vereceğin umurumda değil, o işi yapmazdım!” dedi inatla. Konu artık şaka olmaktan çıkmıştı, giderek ciddileşiyor ve çığrından çıkıyordu.
“Öyle reddedip duramazsın” dedim. “Reddedip durursan eline fırçayı verip bileklerinden tutacak ve ayakkabıları sana boyatacak güçlü kuvvetli iki siyah adam almak zorunda kalırdım işe.”
“Seeeenn!” dedi. “Önce beni öldürmen gerekir!” Bana nefretle baktı. Kötü bir şaka olduğunu biliyordum. Çok ileri girmiştim. “Özür dilerim Liy! Yalnızca şaka yapıyordum, ciddiye alıyorsun!” dedim ama artık çok geçti. Ne kadar yalvarırsam yalvarayım, bir iki hafta daha benimle konuşmayacağını artık biliyordum. Konuşmama süresi ona kalmıştı.
Bir kızıp bir barışarak, arkadaşlığımıza kaldığımız yerden devam ederek çok uzun süre böyle çalıştık. Şahançeri işi kendi başına yürütmeyi giderek öğrenmişti ve ikimizin de birlikte çalışmamız gereken yalnızca yoğun iki saat olduğu için —bir saat öğlen, bir saat akşam- önerim üzerine işi aramızda bölüşmüştük. ikimizin de daha çok boş zamanımız olması için sırayla çalışmaya başladık. Gün aşırı birimiz işe daha erken geliyor, daha geç çıkıyor, öğle yemeği için öğlen 12.00’den 16.00 ya, akşam yemeği için de 18:00’den 01.00’e kadar çalışıyordu. Diğerimiz ise yalnızca 14.00’ten 15.00’e ve 21:00’den 22.00’ye kadar çalışıyordu, ikimiz de bunun yararını eşit ölçüde fazlasıyla görüyorduk.
Colony Restoran’da bir süreden beri her şey oyunda gidiyor gibi görünüyordu. Ancak, bir süre sonra garsonlar Şahançeri Liy’in zayıf noktasını buldular. Çevresine toplanıp rahatsız etmek için yüksek sesle konuşuyorlar ve ben işe geldiğimde dağılıyorlardı. Şahançeri bunu bana itiraf etme tenezzülünde bulunmadan olay bir süre böyle devam etti. Bir gün belki kendisini bu konuda uyardığımı hatırladı, yanına gittiğimde en sonunda patladı, işlerinin başına dönen başgarsonlarla garsonları göstererek, “Seni tanrı mı sanıyorlar?” dedi. “Tek kaşımayken hepsi sürekli buraya gelip o kadar yüksek sesle konuşuyor ki zar zor çalışabiliyorum, işe dikkatimi veremiyorum ama senin girdiğini görür görmez dağılıyorlar!”
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 337
Akşamın dokuzuna birkaç dakika vardı. Bu, bütün başgarsonların, garsonların, komilerin müşterilerin kadehlerinde ve şişelerde bıraktıkları içkileri tüketerek daha hareketli, daha şakacı ve daha gürültücü olmaya başladıkları zamandı. Müşterilerin restorana akın etmeleriyle mutfakta İşin temposu, tabak sesleri, siparişlerini bağıran başgarsonların ve garsonların sesleri yükseliyordu. Restoranın iki sahibi dahil herkes çalışmaya başlamıştı, bizim tezgâhın önünden geçerek mutfaktan restorana ve arkaya daha hızlı yürüyor, daha hızlı koşuyor, içecekleri ve yemekleri taşıyor, hatta arkadaşımın yoğun bir biçimde fiyatları bastığı, benim de çabucak toplama yaptığım gittikçe artan adisyonları getiriyorlardı. Restoranda bu yoğun çalışma bir saat kadar sürer, sonra giderek yavaşlamaya başlardı ama bu kez bütün başgarsonlarla garsonlar iyice içkili ve çok keyifliydiler.
Ben eve gitmek üzereyken iş yavaşlamış, çok içtikleri belli olan Rosso ve Poppo tezgâha gelip adisyonlarını verdiklerinde, Şahançeri Liy geriye kalan adisyonları toplamayı üstlenmişti, onlarınkileri de toplamaya başladı.
Rosso da, Poppo da restoranda garsondu. Biri kısa boylu, kızıldı, ellili yaşlardaydı. Öbürü otuzlu yaşların sonunda, uzun boylu, leylek gibi bir esmerdi. Yaş farkına bakmadan arkadaşlık ediyorlardı. Tezgâhın arkasında durdular, yüzleri bize dönüktü. Başını kaldırmadan yani onlara bakmadan yüzü kıpkırmızı olan Şahangeri’ye bakarak sinsi sinsi kıkırdadılar.
Her nedense bu iki adamın arkadaşıma bir süredir bu şekilde davrandıkları hissine kapıldım. Bunun sonunun nereye varacağını merak ederek, Şahançeri Liy’in soluna oturup onları yakından izlemeye başladım.
Şahangeri Liy de bu adamların niyetnin farkında gibiydi ama belli etmemeye çalışıyordu. Adisyonlardan birindeki yirmiyi aşkın kalemin fiyatını onlara bakmadan topluyordu. Toplayarak listenin sonuna geldiğinde Rosso ya da Poppo kasıtlı olarak diğerlerine bağırdı. Şahançeri Liy kıpkırmızı oldu, toplamada ne çıktığını unuttu, listedeki fiyatları yeniden toplamaya başladı. İçkili garsonlar ise arkadaşıma çektirdikleri sıkıntıdan keyif alarak kıkırdıyorlardı. Bu budalalığı on dakika kadar izledim ama sonunda dayanamadım! Bu adamların yaptıkları işkencenin sının yoktu, onun sabrı ise üzücü ama sağlamdı. Adisyonu arkadaşımdan kaptım, Rosso’nun alnına yumruk atıp duvara fırlattım. Dengesini yeniden bulunca mutfağa, Poppo da restorana koştu.
Şahançeri Liy’in yüzü tebeşir gibi bembeyazdı, öfkeyle bana baktı. “Nesin sen, vahşi ilkel bir adam mı? Adamlara nasıl böyle vurabiliyorsun?” diye bana bağırdı.
Restorandaki bütün İtalyanların gelip bizi öldürmelerinden korkuyor gibiydi. “Endişelenme Liy” dedim. “Her şeyi bana bırak.” Arkadaşım beni
338 KADİR NATHO
adeta teatral bir öfkeyle azarlarken, o gece gitmem gerektiği gibi evegid^ ceğime oturup çalıştım.
Bu bir saat kadar sürdü. Sonra Rosso geldi, oldukça utanarak, “Joj. (adımı telaffuz edemedikleri için bana “Joe” diyorlardı), bana böyle vur-mamalıydın. Baban yaşındayım” dedi.
Şahançeri Liy bana öfkeyle bakarak başını salladı.
“Haklısın Rosso” dedim, “ama sen ve Poppo, arkadaşıma utanmadan eziyet ederek beni buna zorladınız. Beyefendi olduğu için onu ayakaltında çiğnemek zorunda mıydınız?”
“Özür dilerim” dedi. “Yalnızca şaka yapıyorduk. Zarar vermek gibi bir niyetimiz yoktu.”
“Benden değil, ondan özür dilemelisiniz” dedim. “Yaşına uygun saygınlıkta davransaydın ben de gereken saygıyı sana gösterirdim. Ama kabadayı gibi davrandın, beni de böyle davranmak zorunda bıraktın. Ruslar ‘S volkami po volçi’’^^ derler!”
“Özür dilerim, Joe” dedi. “Lütfen adisyonumu ver bana.”
“Vereceğim” dedim. “Ama önce Poppo’yu getirip birlikte arkadaşımdan özür dilemelisiniz.”
Özür dilediler. Adisyonu onlara verdim, Şahangeri’ye iyi geceler diledim ama karşılık vermedi. Bir süre benimle konuşmayacağını bilerek eve gittim. İtalyan arkadaşlarımıza karşı uygar olmayan davranışım nedeniyle beni suçluyordu. Neden? Evet, hastalığının bir parçasıydı bu ve Şahançeri Liy’i hiçbir şey değiştiremezdi ama o yapamadığı için bunu ben yapmak zorunda kalmıştım.
Bu arada Kerim Bjasso bize, New York’taki küçük Çerkeş topluluğuna katıldı. Türkiye’den gelmişti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra buraya göç etmiş ve Amerika’ya gelinceye kadar İstanbul’da bir bankada çalışmıştı. 14. Sokak’la 4. Cadde’nin köşesindeki Klein’s Mağazası’nda iş bulunca Aşağı Manhattan’a taşınmıştı. Kerim Kuşmazok, Irving Place 4 numaradaki Konsolide Edison Şirketi’nde mühendis olarak çalışıyordu. Şahançeri Liy ve Kerim Bjasso’yla çok sık görüşmeye başladım. Kerim Bjasso’nun, sanırım ya Bolşevik Devrimi’nden beri sığınmacı olarak yurt dışında yaşayan, Alman istilasında anayurdumuza dönen General Kılıçgirey’in (Hanıko) etrafındaki adamların oluşturduğu çevrenin genç, entelektüel, aristokrat
157 S volkami po volçi - Kurtlarla kurt gibi.
r
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 339
bir üyesi ya da burgomaster olarak hizmet etmek için Ulyap köyüne gönderildiği, Almanların yurdumuzu işgal ettiği dönemden bu yana Şahan-çeri Liy’le birbirlerini tanıdıklarım öğrendim.
Orta Manhattan’da bir yerde bir binada kapıcılık yapan Cebar Tlep-tserşe daha sonra bizimle görüşmeye başladı. Esmer, orta boyluydu, bir ayağı diğerinden kısaydı, boncuk gözleriyle her zaman çattığı koyu renk kaşlarının altından bakardı.
Onu hemen tanıdım. Alman işgali sırasında Tahtamukay bölgesi polis gücünün başındaydı. Alman işgali sırasında saklandığına, partizan olduğuna inanılan, önde gelen komünist, Takthamukay bölgesinin lideri Gu-nay Pefoyn^‘’^ arayan bir grup atlı jandarmayla köyümüze gelirdi. Gunay Pefo’nun evini ve çevreyi defalarca arayıp köylülerimizi sorguya çekmelerine karşın onu asla yakalayamadılar.
Bir hafta sonu akşamı Cebar Tleptserşe’yle dışarı çıktım. İçmeyi çok sevdiğini ve açıkça anti-komünist olduğunu anladım. Russian Bear’de biraz içtikten sonra bir Almana önemli bir havayla, “Ben, Von Tleptserşe” dediğini duydum. Masada otururken, birkaç dakika sonra viski kadehini tutup başını kaldırmadan bana bakarak büyük bir gizlilikle fısıldadı, “Kadir, köşedeki masada oturan iki adamı görüyor musun?” dedi. Bunu güç duyulur bir biçimde sordu ve gözlerinin hareketiyle beni bakacağım yere yönlendirdi. “CIA ajanları, bizi izliyorlar!” dedi.
Şahançeri Liy gibi onun da başkalarından aşırı kuşkulandığından kuşkulanarak, “Nereden biliyorsun?” dedim.
“Biliyorum” dedi, viskisini dikti.
Sarhoş olduğunu anladım, kendisini bardan götürmem için bana iyi bir bahane buldurmuştu. “Cebar” diye fısıldadım, “buradan çıkıp bizi takip edip etmeyeceklerini görelim!” Ayağa kalktım, masanın üzerine biraz bahşiş bıraktım, çıkmaya hazırlandım. Cebar arkasına bakmadan topallayarak beni izledi. Lexington Caddesine geldiğimizde durup bir sigara yaktım, arkadaşıma bizi takip edip etmediklerini sordum, sokağın karşısına geçtiklerini söyledi.
“Her neyse, yarın işe gitmeliyim, eve kadar yürüyüp biraz temiz hava alacağım” dedim, ona iyi geceler diledim.
Metroya bineceğini söyledi, işsiz olduğu için kendisine yirmi dolar vermemi istedi.
“Tabii, Cebar!” dedim, parayı verdim, ayrıldık.
158 Pefo — Koca burun
340 KADİR NATHO
Manhattan’daki küçük Çerkeş topluluğumuzda Fatima Hanum’u,, dışında tek Şapsığ Kerim Bjasso’ydu. Aramızdaki yaş farkına aldırış etmeden çok yakın arkadaş olmuştuk. Bana Şapsığya’da iyi tanınan bir Kara-batır’ın oğlu olduğunu söylemişti. Sürgün edilen bir kulakın oğlu olduğu ve komünistlerin zulmünden kurtulmak için sürekli kaçıp saklanan iki ağabeyinden maddi destek alamadığı için Moskova’daki öğrenci restoranlarının kapısından giremeden, yarı aç bir halde okulunu bitirip iktisatçı ve maliyeci olmuştu. Liseyi bitirdiğimi, mektupla Amerikan gazeteciliği okuduğumu ve ekonomi okumak istediğimi öğrenince Kari Marks’m ekonomi teorisini bana açıklamaya başlamıştı.
Bir cumartesi akşamı, siyasi iktisat konusunda konferans verdiği Coo-per Lfnion Üniversitesi’nde tanıştığım çekici bir hanım olan Prof Vivian Smith’le beraber Çerkeş Hayır Derneği’nin Paterson şehrinde düzenlediği yıllık para toplama balosuna gittim. Partiye biraz geç gitmiştik; onu yakın arkadaşlarımdan bazılarıyla tanıştırdım. Katya’nın eliyle bana işaret ettiğini fark ettiğimde Bjasso ve Subzoko ailelerinin yanındaki yuvarlak masada oturuyorduk. Vivian’den izin isteyerek Katya’nın yanına gittim, ona nasıl yardım edebileceğimi sordum. Eşinin adını söylemeden, nerede olduğunu göstererek, “Lütfen onu getir” dedi.
Çerim Subzoko’nun, geniş dans pistinin karşısındaki barda durduğunu gördüm. İki Çerkeş tehdit edercesine el kol hareketleri yaparak yüksek sesle onunla kavga ediyordu. Katya’ya başımı salladım, onlara doğru yürüdüm. Kalabalıkta kendime yol açarken Katz Pak’ın yüksek sesle, “Onu öldürmeliyiz!” dediğini duydum.
Ansızın durup karşısına dikildim. “Neden onu öldürmek istiyorsun, Katz” diye sordum.
“Çünkü küfür ediyor!” dedi sarhoş bir sesle.
“Neden buysa, senden başlamalıyız! Bu konuda kimse seni yenemez" dedim. Neyse ki elini sallayarak dönüp gitti. Katz Pak, Ametika’ya gelen Çerkeslerden biriydi. Çerim Subzoko onları, eşlerini Almanya’nın sokaklarından toplamakla suçladığı için ona kin güdüyorlardı.
Çerim Subzoko’nun yanına gittiğimde ona öfkeyle bakan iki Çerkeş Mahmud Çiç’le Ramazan Lostan’dı. İkisi de Almanya’da kalmış Çerkeş sığınmacılardı ve Amerika’ya oradan gelmişlerdi. Ramazan Loştan, eşi Alman olanlardan biriydi! Onlara selam verdim, sakıncası yoksa arkadaşıma özel bir şey söylemek istediğimi söyledim. Çerim’le benim iyi arkadaş
.erotik sex shop ürünleri

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder