erotik sex shop ürünleri ve cerkesya bilgileri99
olduğumuzu bildikleri için seslerini alçaltılar, isteğimi kabul ettiler ama arkadaşım olay yerinden götürmeye çalıştığımda kıpırdamak istemedi.O da oldukça içkiliydi. Onu masasına getirmeden önce hem ikna etmeye hem de fiziksel güç kullanmaya başvurmak zorunda kaldım. Tam onu masasına oturturken, Ürdün’den gelen genç Çerkeş Muhammad Hayr Barsık sandalyesinden kalkıp Çerim Subzoko’ya kuvvetli bir tokat attı. Bu hareket karşısında şok geçirerek ben de Barsık’a bir tokat attım, öfkeyle, “Kime ve neden vurduğunu biliyor musun?” dedim.
Tek kelime etmeden oturdu. Buna tanık olan Ruslan ve Edik Bjasso, Şahançeri Liy ve diğer arkadaşlar hiçbir şey söylemediler. Çerim’i yerine oturmaya ikna ettim, masama döndüm.
Birkaç dakika içinde gürültülü bir kargaşa duyup arkama baktım. Gürültü yapan bir kalabalık. Çerim ve Katya Subzoko’nun oturduğu masanın çevresinde toplanmıştı. Onların çevresini saranların arasında Hajemet Neğuç, Ramazan Loştan, Talustan Yeşeko, Kasey ve Mişeost Huako ve başkaları da vardı. Hepsi Almanya’dan buraya gelmişti ve belki de çoğu, eşleri Alman olduğu için Çerim’e kin güdüyordu. Katya’nın yakın akrabaları olan ve zamanlarının çoğunu onun evinde geçiren iki Huako kardeşin, kocasının etrafını çeviren en öfkeli ve en çok sesi çıkan adamların arasında bulunması çok şaşırtıcıydı. Hatta bu gürültücü ve kavgacı kabalığı, utanmazca davranışı nedeniyle azarlayabilecek olan topluluğumuzun yaşlı ve daha saygın erkeklerinin bazıları - İbrahim Umar, Karabit Koş ve Kaleçeri Yehutl- bütün bu gürültü patırtıyı duymamış ya da görmemiş gibi yaparak yan masada tevekkülle oturuyorlardı. Sorun çıkaranları dışarı çıkarma ya da tutuklama görevi verilen Arap asıllı polis “başka yere” bakıyor gibiydi! Olayı seyretmekle meşguldüm ve daha çok dikkatimi vermem gereken Vivian’i ihmal ediyordum.
Sonra birinin “Onu öldürelim!” diye bağırdığını duydum, biri daha bağırıyordu. Katya’nm, “Öldürün onu! Öldürün onu!” diye bağırdığını duydum. Arkama bakınca kalabalığın salonun arka kapısına koştuğunu gördüm. Arkadaşım Çerim Subzoko’yu istediklerini bilerek ok gibi oraya fırladım. Ruslan Bjasso’nun arkamdan geldiğini gördüm. Arka kapıya gelince Çerim’le Karaçay arkadaşım Ali Butay’ın itişip kakışarak hızla kapıdan çıktıklarını gördüm. Arkama bakınca şişman Yusef Guçetl’in, “Onu öldürün!” diye bağırarak kapıya koştuğunu gördüm. Ellili yaşlarda yaşlı bir Çerkeş olmasına karşın boğazına sarılıp yere yıktım. Başka bir yaşlı Çerkeş, aristokrat görünüşlü azametli Albeç Dişek koşarak onun arkasından geliyordu, ona da vurup dışarı fırladım. Işıkları yanıp sönen polis arabalarını ve etrafını polislerin çevirdiği Çerim Subzoko’yu gördüm,
342 KADİR NATHO
aralarında Ali Butay’ın da bulunduğu Çerkeş kalabalığı ise onları izliyor, du. Oraya koştum, Çerim Subzoko’yu kolundan tutarak polise, “Onu eve götüreceğim!” dedim.
Onu bırakmalarına ve bana acele etmemi söylemelerine şaşırdım. Taksi çağırıp onu eve götürdüm, Plaza’ya döndüm, Katya’ya kocasını eve götürdüğümü söyledim. Teşekkür etti, Ruslan ve Fathiyeh Bjasso’ya döneceğini söyledi. Sonunda masama döndüğümde çekici kız arkadaşım Prof. Vivian Smith’in New York’a döndüğünü söylediler. Bir yudum viski içtim, keşke halkımın daha iyi bir yanını ona gösterebilseydim diyerek biraz oturdum. Arbede sırasında vurduğum yaşlı iki adamın bana yaklaştığını gördüm ansızın. Ne düşünmem ya da ne yapmam gerektiğinden emin ulamayarak onlara baktım ama sonra geleneğimizin istediği gerekli saygıyı göstermek için ayağa kalktım.
Kızacaklarına, “Lütfen otur. Kadir” dediler. “Yalnızca öğrenmek istiyoruz, bize neden vurdun?”
Tutumları karşısında kendimi suçlu hissettim, utandım. “Arkadaşımı öldürmenize engel olmak için vurdum! Onu rahat bırakmazsanız yine vururum” dedim.
“Öğrenmek istediğimiz buydu” diyerek gittiler. Bu iki yaşlı adamın yerlerine dönmesine bakarken, bana yalnızca uygunsuz davrandığımı hatırlatmak istediklerini düşündüm.
Bir hafta sonra bir akşam Subzokoları ziyarete gittim, Plaza Hall’deki arbedeye karışan bütün o yaşlı Çerkeslerin -Kasey ve Mişeost Huako, Talustan Yeşeko, Katz Pak, Yusef Ğuçetl, Albeç Dişek ve diğerleri dahil- Katya’nın savurganca donattığı sofraya birlikte oturup, birlikte yiyip içtiklerini, daha önce hiç kavga etmemişler gibi birbirine dostça kadeh kaldırıp tokuşturduklarını gördüm. Bu sahneyi görünce donup kaldım, bir hafta önce birbirlerini öldürmeye hazır olan bu yetişkin adamların birbirlerine tekrar dostluk tasladıklarına inanamayarak, dehşet içinde onlara bakıp kalalaldım! Katya çağırdığında selam bile vermeden kaçmaya başladım. Çerim Subzoko peşimden koşup kolumdan yakaladığında sokaktaydım. Arkasından Katya geldi, kendilerine katılmam için ıstar ettiler.
“Katılmak mı?” dedim. “Geçen hafta beni öldürmeye kalkışan insanlara mı? Alay mı ediyorsunuz? Size hayret ediyorum! Onlarla nasıl oturup içebiliyorsunuz?”
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 343
Çerim, “Ne yapabilirim?” dedi. “Gelip özür dilediler. Evimden kova-ınam.” Katya da onunla aynı görüşteydi.
Uzaklaşmaya çalıştım ama Katya da Çerim de beni neredeyse eve sürüklediler, gruba katılmaya zorladılar ama o gece bir daha hiçbiri için hiçbir kavgaya karışmayacağıma yemin ettim.
Anne'le Tanışma
Anne Gemerd Basham’la Hery George Okulunda tanıştım. Melez bir Müslüman’dı; baba tarafından Gürcü, anne tarafından Türk. Yüksekokul bitirmiş, tasarım ve resim okumuştu, Madison Caddesi 67 numarada, üçüncü katta annesiyle yaşıyordu. Aynı binanın ikinci katında kendi terzi dükkânını işletiyordu. Kısa süre içinde görüşmeye başladık, Kafkas-Rus Savaşı’nın sonunda Türkiye’ye göç eden Müslüman Gürcü Gemerd ailesinin soyunu anlattı. Büyükbabası Türkiye’de sultanın atlı vergi tahsildarlığını yapmıştı. Gemerd ailesi daha sonra Ankara’ya yerleşmiş, babası Musa Gemerd, Kara Harp Okulu’nu Kemal Atatürk’ün girdiği yıl bitirmişti. Genç bir Türk generali olarak babası bir süre Mısır genel valisi olmuş ama oradan döndüğünde sultanın en küçük bir kuşkuya kapıldığında generallerinin rütbesini indirdiğini, hatta idam ettiğini fark etmiş, bu ülkede kendini güvende hissetmemeye başlamıştı. Türk Devrimi’nden kısa süre önce Yemen’e gittiğinde Zehra’yla yeni evlenmiş. Anne yeni doğmuştu. Türk sultanın tahtından indirilmesinden kısa süre sonra, Türkiye’ye dönmektense ailesiyle birlikte Amerika’ya gelerek New York’a yerleşmişti. Dolayısıyla Anne doğal olarak Amerika’da büyümüş ve eğitim görmüştü. Yahudi kocası erkenden kanserden ölmüştü, onunla tanıştığımda Anne henüz dul kalmıştı.
Babası, Türk generali olmasının yanı sıra on beşi aşkın dilde okuyup yazabiliyormuş. Bu nedenle. Kahire kitaplığındaki, eski yazılarla ve farklı yabancı dillerde yazıldığından, başka hiç kimsenin okuyamadığı eski kitapları sınıflandırmak için Mısır’a davet edilmiş. Anne, yaşamının sonunda bile babasının Çince okuyup yazmaya çalıştığını söylüyordu!
Anne hem yüksekokulu bitirmişti hem de okumayı seviyordu, geniş bir kitaplığı vardı. îyi bir ressam ve mükemmel bir terzi olmasının yanı sıra İngiliz ve Doğu edebiyatı kadar dünya tarihini de iyi biliyordu. Revaçta olan Madison Caddesi’ne yerleşmesi, müşterilerinin New York’un yüksek sosyetesinden hanımlar olması mükemmel bir terzi olduğuna yeterince tanıklık ediyordu.
344 kadir natho
Derslerimle ilgilendi, beni annesiyle tanıştırdı. Beni evine davet etmeye, ev ödevlerime yardım etmeye başladı. Bana paha biçilmez bit hediye bile verdi: Elli dört ciltlik The Wisdom ofthe Western World [Batı Dünyasının Bilgeliği]. Homeros’la başlayıp Dostoyevski’yle biten Batılı yazarların ve akademisyenlerin yapıtları yanında, ek okumalar listesiyle birlikte, her bilim alanının (tarih, edebiyat, matematik, bilim vb) nasıl çalışılacağına dair on ciltlik bir kılavuz ve iki ciltlik bir sözlük vardı. Bu kitap dizisi için özel tasarlanmış güzel bir kitaplık da hediyeye dahildi.
Zaman içinde A'nne’den, II. Dünya Savaşından kısa süre sonra babası Musa Gemerd’in ve Fransa’da okumuş, pul koleksiyoncusu, 62. Sokak’la Lexington Caddesi’nin köşesinde bir pul dükkânı mağazasının sahibi olan dayısının 1958’de öldüğünü öğrendim. Anne’in babasının Ankara’daki gayrimenkulüne el koyan, bu nedenle de, şimdi şehrin tam ortasında ve muhtemelen çok değerli olan mülkte hak iddia edebilecekleri korkusuyla Anne’le annesine yaklaşmayan uzak akrabaları dışında bu dünyada hiç kimseleri yoktu.
Kısa süre sonra Anne beni üst düzey iki hanımla. Bayan Hope Whipp-le ve Bayan Lisa Eyer’la tanıştırdı. Uzun süreden beri müşterileri olan, Auchinclos ailesinden iki kardeştiler. Anne’den çalıştığımı ve okuduğumu öğrendikleri için, birkaç gün içinde onlardan bir hediye aldım; çabalarımı takdir ettiklerinin göstergesi olarak Herald Tribüne aboneliği. Bu hediyeden çok etkilendim. Herald Tribüne ülkenin en iyi gazetelerinden biriydi. Hediyeden çok arkasındaki ince düşünceye değer vererek, gazeteyi okumaktan keyif alıyordum. Bana bu hediyeyi veren iki genç hanımın seçkin, aristokrat Auchinclos ailesinden olmasına değer veriyor, gurur duyuyordum.
Yeri gelmişken, bu iki genç hanımın annesi öldüğünde babaları Bay Auchinclos, Jaquelline’in annesiyle evlenmişti, Jaquelline, ölen Başkan John Fitzgerald Kennedy onunla evlenip Amerika Birleşik Devletleri’nin göz kamaştıran “first lady”si oluncaya kadar bu aristokrat ailede yetişmişti.
Giderek Anne bana Beatrice’den daha çekici gelmeye başladı ama ikisi de çok düzeyli hanımlardı ve bana aynı derecede iyi davranıyorlardı. Beni şefkatle seviyorlar, her zaman hoşnut etmeye çalışıyorlar, büyük saygı gösteriyorlar, isteğimi asla geri çevirmiyorlar, bana karşı çıkmayı düşünmüyorlardı bile.
Benden birkaç yaş büyük olan Anne’i, belki ikimiz de Müslüman olduğumuz için daha çekici buluyordum ya da bunun belki onun ve annesinin dünyada hiç kimsesinin olmamasıyla ilgisi vardı.
r
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 345
O tarihte Beatrice’in benden Jody adını verdiği biri kızı olmuştu. Dahası hem Anne hem de Beatrice aramızdaki ilişkinin değiştiğini bir süreden beri biliyorlardı. Buna aldırmayarak Anne’le evlenmeye karar verdiğimizde ve Anne, Jody’ye bakmayı kabul ettiğinde Beatrice’in karşısına çıkıp durumu açıklamak gibi kaçınılmaz bir görev bana düşmüştü.
Sonunda ona gidip sevgimiz devam ederken bana gösterdiği yakın ilgi ve saygı için içtenlikle teşekkür ettim. Ondan iki şey istedim; birin-dsi, artık ayrılma zamanımız geldiğine göre, birbirimize duyduğumuz sevginin hatırına ve anısına, kin ya da kötü duygular beslemeden dostça ayrılmamız için bana yardım etmesi. İkincisi, ayrıldığımızda Jody’yi birimizin büyütmesinin, iki farklı din ve ırk konusunda önyargılara maruz kalıp sarsılmasını önlemek için diğerinin onu görmeye ya da görüşmeye çalışmamasının Jody’nin en büyük yararına olduğunu kabul etmesi. Beatrice elimi tutup başını sallayarak beni dinledi, yanaklarından gözyaşları iniyordu. Gitmeden önce bana sarıldı, ne olursa olsun beni seveceğini ve bu sevginin meyvesine gösterebildiği en büyük özeni göstererek yetiştireceğini söyledi.
Çok etkilendim, başka bir söz söylemeden ondan ayrıldım. Beni böy-lesine harika bir kadınla tanıştırdığı için Her Şeye Kadir Tanrı’ya son derece müteşekkirdim.
Anne’le Yaşam
Anne’le 16 Mart 1962’de evlendim. Anne’le annesi hemen yaşamımı etkilemeye başladı. Hepimizin oturmaya alıştığımız doğu Manhattan’ın orta bölümünde kiralar son derece yüksek olduğu için, başka bir ev ara-maktansa beni onlara taşınmaya ikna ettiler. Sonra Colony Restoran’daki işimi bırakıp akşamları İngiliz edebiyatı dersleri almam ve New York’taki yüksekokullardan birine yazılmamı önerdiler, çünkü Anne taslaklarımdan bazılarını okumuştu, yazmaya yetenekli olduğumu düşünüyordu. Anne’in görüşü gururumu okşadı ama Amerika’da şimdiye bulduğum en iyi işi bırakmanın atılacak çok sağduyulu bir adım olduğunu düşünmüyordum. Yine de bu fikir günlerce kafamda dönüp durdu. Bu nedenle, nasıl tepki vereceğini görmek için en sonunda Şahançerİ Liy’e açıldım. Yüzü kızardı, yan yan bakarak “İyi şanslar!” dedi, işine devam etti. Söylemedi ama bu fikri çok beğenmediği besbelliydi.
“Liy” dedim, “Bu şaka değil. Bu konuyu düşünüp durduğum için, neye karar vereceğimi asla bilemezsin. En iyisi sen bu işi tek başına yürütmeyi öğren, çabuk öğren!”
emirler vermeye, sonra kalemlerin adlarını ve fiyatlarını söylemeye devam ediyordum. Her defasında siniyor, kızarıyor, bir an tereddüt ediyor ama sonra yapıyordu. Benim insafsızca sert olduğumu düşünüyordu ama ben, zoruna gitmesine aldırış etmeden ona devamlı baskı yapıyor, daha çok çalıştırıyordum, çünkü işe ihtiyaç duyduğunu biliyordum. Ayrılmaya karar verirsem işi yapabilmeliydi. Bu birkaç hafta sonra meyvelerini verdi. Uzun yemek ve fiyat listesine bakmadan ya da yardımıma ihtiyaç duymadan giderek daha uzun süre çalışmaya başladı. Arkadaşımın işi iyi yapabildiğini görmenin sevinciyle, iki hafta önceden Bay Cavaliero’ya kendisini tanımanın büyük onur olduğunu söyledim, kendisiyle çalışırken bana oğluymuş gibi davrandığı için teşekkür ettim ama akşam derslerine giderek kendimi geliştirmek için işten ayrılmak zorunda olduğumu belirttim. Her zamanki gibi beyefendiydi, durumumu anladı, kendisine belirttiğim duygularıma karşılık verdi, yardımına ihtiyaç duyduğum her zaman kendisini görmemi söyledi.
Derslerim ve Diğer Etkinlikler
Sonunda Colony Restorandaki işimi bıraktım, New York’taki farklı yüksekokullarda ve üniversitelerde yazma ve İngiliz edebiyatı konusunda çeşitli dersler almaya başladım. Şahançeri Liy’in işten ayrıldığım için bana kızmaması ama New Jersey’deki arkadaşlarımıza kendisi işten atılsın ve atılır atılmaz geri döneyim diye işten ayrıldığımı söyleyip durması çok şaşırtıcıydı. Buna aldırmadan Şahançeri Liy, Kerim Bjasso ve Türkiye’den gelen Çerkeş öğrenciler özellikle hafta sonları bizi evde ziyaret etmeye başladılar. Aynı zamanda, derslerimin yanı sıra Anne’le ben müzelere, tiyatrolara ve
ve Bayan Whipple’la aileleri (Attchincbs kardeşlerin büyüğü Bayan Hope '^bipplefotoğrafta ailesiyle birlikte oturuyor.)
348 KADİR NATHO
konferanslara gitmeye başladık. Gördüğüm ilk müzikal oyunu çokiyitij. tırhyorum; Pigmallion’du. Sanırım, şimdiye kadar gördüğüm en canlı ve en sanatsal sahnelenmiş müzikaldi. Benzer bir biçimde, Bertold Brecht’in Kafkas Tebe§ir Dairesi oyununu görmek beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Aptalca bir nedenle, dramaturg bu oyundaki KafkasyalI karakterlere -hem giysi hem de makyaj olarak- Çinli görünümü vermeyi seçmişti. Bunun, böyle harika bir yapıtın uğratılabileceği en kötü çarpıtma olduğunu düşünmüştüm! Opera bana diğer bütün sanatlardan daha az çekici geliyordu. Hangi operaya gidersek gidelim bıktırıcı, gereksiz yere uzatılmış, yüzeysel ve sıkıcı buluyordum. Pigmallion ve Music Man gibi müzikalleri seviyordum. Onları her zaman canlı, eğlenceli ve ilginç buluyordum.
Anne’in bana öğrettiği diğer alanlar hisse senetleri ve nümizmatikti. Hisse senedi almayı seviyordu, özellikle de AT & T, Con Edison ve General Motorsun ikincil hisse senetleri gibi piyasadaki en iyi hisse senetlerini. Dayısı Ferid Gemerd, Fransa’da eğitim görmüş, pul koleksiyoncusuymuş, 63. Sokak’la Lexington Caddesi’nin köşesinde pulcu dükkânı varmış. Bir akşam Anne’le annesi bana kullanılmış pulların, yeni pul tabakalarının ve serilerinin, üzerinde adres yazan pullu ve tarihli mektupların yer altığı bir düzineden fazla albümden oluşan geniş bir pul koleksiyonu hediye ettiklerinde bu bilgiyi onlardan edindim. Çok eski zamanlardan 1940’ların ortasına kadar dünyada düşünülebilen her ülkenin pullarının yer aldığı etkileyici bir koleksiyondu. Koleksiyonu ne yapacağımı bilmememe karşın, bana veren eşimin ve kayınvalidemin içtenlikleri ve iyi niyetleri kadar hacminin genişliğinden de etkilendim, iyi huylulukla gözlerim parlayarak oturdum. Kayınvalidem Zehra’nın beni oğlu gibi sevdiğini o zaman anladım. Cömert davranışlarından etkilenerek ikisine de teşekkür ettim.
Henry George Okulu’nda siyasi iktisat bilimi okurken, şirketlerin ve çeşitli ticaret girişimlerinin işletilmesinde kâr dağıtımını savunan bazı ilerici iktisatçılara ve iş adamlarına da aktif bir biçimde katıldım.
Yeni İlgi Alanım
1960’ların başında İlerici İktisat Hareketi’ne ayırdığımdan daha çok zaman ayırmak zorunda kaldığım daha acil bir sorumluluk üstlendim. Türkiye’de Kuzey Kafkasya dergisini yayımlayan İzzet Aydemir’den, kültürümüze, geleneklerimize, tarihimize ışık tutacak makaleler ya da öykülerle dergisine katkıda bulunmaya beni teşvik eden bir mektup aldım Ürdün’de genç Çerkeş kuşağının anadilini unuttuğunu anladığımda duyduğum eski ilgiyi bende yeniden uyandırdı. Türkiye’deki genç Çerkeş kuşağının avnı knn'i rlnrnmrla rtlrlııö-ıınrl-n-ı /->nıırlıı m i ra.sı m 17.1 fazla bil'
Evliliğimizden kısa süre sonra Anne dükkânında.
Anne ve ben.
Ben, İngu! Yakup özdindar'la sohbet ediyorum.
(1) Temir Ulagay, (2) Sonia Blanağaptsa. Şamset ve Yakub Özdindar’la ben Şamset (3) Cebar Tleptşer§e, (4) Anne, (5) Teuçej (Atsok) benimle aynı köyden.
Blanağaptsa.
mediğinden emindim. Buna çözüm getirecek bir şey yapabilir miydim?
Mektupta üstlenmem istenen sorumluluk hem gururumu okşuyor, hem de korkutuyordu beni, ama ulusal bilinç ve sorumluluk uyandırmak için genç kuşağımızın dikkatini nasıl çekebilir ve renkli, onurlu miraslarına dair yeterli bilgiyi onlara nasıl aktarabilirdim. Bu sorumluluk kafamı o kadar kurcalıyordu ki ilerici iktisatçılar grubuyla bağlamımı ihmal etmeye başladım. Diasporadaki gençlerimizle ilerişim kurmanın en iyi yolunu bulmnbvdım.
350 KADİR NATHO
Bazı Çerkeş gençlerle görüşerek, genç kuşağımızın genellikle tari|) okumakla fazla ilgilenmediğini anladım sonunda. Bu nedenle, tarihimizi ve kültürümüzü onlara hap gibi verecek, folklorumuzu temel alan kısa öyküler yazmaya karar verdim. Bunu Anne’e açıkladığımda çok mutlu oldu ve onun teşvikiyle İngilizce kısa öyküler yazmaya başladım. Bunları Türkiye’ye göndermeye başladığımda sanırım 1964 yılıydı, Türkçeye çevrilip Kuzey Kafkasya dergisinde yayımlanıyordu. Sonuçta bana yazıp, büyükannelerinden ve büyükbabalarından dinledikleri harika Çerkeş öykülerini ve efsanelerini hatırlattığını öne sürdükleri öykülerimi okumaktan zevk aldıklarını söyleyen bu ülkedeki Çerkeş okurlarım giderek artmaya başladı. Doğal olarak, bunu duymak beni çok sevindiriyordu ve bu genç Çerkeş okurların yüreklerinde atalarının Çerkeslikten, Adığağa, Adtğe Habze, Adtğe Tlığa’âzn'’’'’, anadillerini ve düzeyli eşsiz kültürlerini korumaktan duydukları gururu ve sevgiyi uyandırabilme umuduyla daha çok öykü yazmaya başladım.
Amerikan gazeteciliğini o tarihte çoktan bitirmiş olsam da, İngiliz edebiyatı çalışmaya, konferanslara gitmeye ve yazma yeteneklerimi geliştirmek, gençlerimize tarihimizin, kültürümüzün ve geleneklerimizin daha önemli bölümlerini tanıtma borcumu daha iyi ödemek için NevvYotk’taki farklı üniversitelerde yetişkinler için yazma derslerini almaya hâlâ devam ediyordum. Çabalarım kısa sürede meyve vermeye başladı. Türkiye’de hayran okurlar edinmemin yanı sıra, adım, fotoğrafım ve “Şafağın İlk Müjdecisi” {“The First Sign ofDaıvn”) adlı öyküm 1960’larda Türkçe yayınladıkları Çerkeş yazarların Hikâyeler Antolojisi’ne dahil edildi. Dahası, fotoğrafımdan sonra yer alan tanıtım yazısında diasporada Çerkeş edebiyatını canlandırdığım öne sürülüyordu. Bu ödül beni çok sevindirdi.
Çocuklartmtztn İlk Dans Grubu
Kısa süre sonra aynı ilgi, New Jersey Eyaletinin Paterson şehrinde bulunan küçük Çerkeş Hayır Derneğimizde daha etkin olmam için beni harekete geçirdi. Ancak, o tarihte dernek üyelerinin çoğunu Amerika’ya yeni gelen yaşlılar oluşturuyordu. Çoğu ya bekârdı ya da farklı ırktan kimselerle evliydi. Dahası çoğunluğu, savaştan sonra Almanya’da bir süre beraber yaşamış, oradan Amerika’ya gelmiş ve derneğin yönetimini ele geçirmiş Çerkesler oluşturuyordu. Ancak üç aile - Çerim Subzoko, Ruslan Bjasso ve Boris Koble’nin aileleri- ve çocukları safkan Çerkesti. Derneğimizdeki
159 Adığc Tlığa - Çerkeş yiğitliği, cesareti, kahramanlığı.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 35I
diğer birkaç çocuk ise farklı ırktan kimselerle evlenenlerin çocuklarıydı, bu nedenle, anneleriyle babaları, dünyanın dört bir yerindeki Çerkesleri yavaş yavaş ama durmadan soyun tükenmesinin eşiğine getiren tehlikeli asimilasyon sorunuyla doğal olarak fazla ilgileniyor gibi görünmüyorlardı. Topluluğun diğer üyeleri, çoğu ortalama ücret alan, Paterson şehrine ve çevresine dağılmış olarak yaşayanlar bu tehlikeli sorun karşısında kendilerini çaresiz hissediyorlardı.
New Jersey’nin Paterson bölgesinde ayrı bir dernek kuran Kabardey grubu ve Karaçaylar gibi Kuzey KafkasyalI başka küçük topluluklarla, New York’ta ve varoşlarında yaşayan Ermeni ve Gürcü toplumlarıyla da tanıştım zaman içinde. New York’taki eski Çerkeş ve Gürcü göçmenleri topluluğunun Alaverdi Derneği bunlardan biriydi. Çerkeş Fatima Hanum NatirbofFIa Gürcü Sidamon Eristov örgütleyerek başkanlık ediyordu. Upstate New York’ta Poughhkeepsie şehrinde arazi alarak merkezlerini burada kurmuşlar, derneğin para topladığı savurgan akşam yemeklerini ve yıllık baloları düzenlediği geniş bir bina yapmışlar, özellikle hafta sonları ve tatillerde inzivaya çekilmekten hoşlanan üyelerine kiralamak için kır evleri inşa etmişlerdi. Ne var ki çoktan asimde olan ve anadilini tamamıyla unutan gençlerle ilgileniyor gibi görünmüyorlardı. Dahası, ister tamamıyla kayıtsızlık ister tevekkül olsun, bu tehlikeli sorun aslında aldırış edilmeden sürüyordu. Hatta bulundukları, yeri doldurulamaz özveriye
'Ven,
İktisatçıların konferanslarından birinde. İlk sırada
oturan
352. KADİR NATHO
defalarca dikkatlerini çekmeye çalıştığımda, her şeyi birleştiren ve bütün ırkları, milletleri, dilleri, kültürleri, hükümetleri küreselleştiren, ilerleme kaydeden etkili güçleri göremediğim için devamlı alay konusu oluyordum, Kendilerine uygar ve ilerici diye bakarak, “ilerlemenin” bir parçası olmaktan gurur duyuyorlar, bu uğurda ne özveride bulunduklarını düşünmeye yanaşmıyorlardı. Sonuçta aynı Kafkas aristokrasinin birer parçasıydılar, daha önce Çarlık Rusya’sının bahşettiği ayrıcalıklar ve güçler bazılarını hataya sürüklemişti. Şimdi aynı üzücü tarihi senaryo tekrarlanıyordu, Bu defa New York’un yüksek sosyetesi onları eşit kabul etmiş ve gereken saygıyı göstermiş, onlarla kaynaşmış, partilerine bile katılmıştı! Bu prestij onları kör etmiş, etraflarını çeviren yüksek sosyetenin çoğunlukla İngiliz, Alman, Fransız ve başka ırkların karışımından oluştuğu gerçeğini kabul etmeyi reddederek, artık Çerkeş ya da Gürcü değil. Amerikan yüksek sosyetesinin bir parçası olduklarına inandırmıştı. Bir süre onları
izledim ama sonra başkalarının bahşettiği zenginlikler ve ayrıcalıklar^ onları ilk kez yanlış yöne saptırmadığını hatırladım.
Sonunda benimle aynı endişeyi paylaşan biri Balkar, biri Çeçen ikj kişi buldum; Aslanbek Şakman’la Aslanbek Aslanbek. İkisi de Manhat-tan’da oturuyordu. Tehlikeli asimilasyon sorununu ciddi ciddi tartıştık ve her birimiz farklı bir etnik gruptan olduğumuz için gençlerimize hangi dili öğretmeye başlayacağımız konusunda anlaşamadık ama yapılacak ikinci en iyi şeyin onlara ulusal danslarımızı öğretmek olduğuna karat verdik. Atalarımızın halkından, ülkesinden ve kültüründen duyduğu ulusal gururu ve sevgiyi genç yüreklerine en azından biraz aşılayacaktı bu. İbrahim Taimazak’la oğlu Oset’i - mükemmel bir dans öğretmeni olan babayla yetenekli bir müzisyen olan oğlu- Paterson’daki Kuzey KafkasyalI çocuklara ulusal danslarımızı öğretsinler diye ücretle tutmaya ve her hafta sonu altmış dolar ödemeye karar verdik. Kısa süre sonra Çerim Sub-zoko’yu projemizden haberdar ettik, Paterson’daki yerel yetkililerinden ücretsiz bir salon buldu, her hafta sonu Taimazak’ları buraya getirip otuz kadar genç kızımıza ve erkeğimize ulusal halk dansları öğretmeye başladık. Hepsi bunu sevdi, ulusal danslarımızı ederlerken onları büyük gurur ve zevkle izliyorduk. Bu ancak küçük bir başlangıçtı ama aslında birkaç gence en azından renkli kültür mirasımızın bir bölümünü aktarıyorduk ve bundan duyduğumuz gönül doygunluğu sınırsızdı!
Halkımızdan bazılarının, hiç çocuğu olmayan insanlarımızın bile bu etkinliğe karşı çıkması çok şaşırtıcıydı. Bu, Çerkeş Hayır Derneği’nin yılbaşı gecesi Paterson’da Polish Hall’de verdiği yıllık para toplama balosunda ortaya çıktı. Dans grubumuzdaki çocukları danslarını sahnelesinler diye oraya götürmüştük. Şık ve bakımlı bir Çerkeş olan Tim Nafış kocaman bir viski kadehiyle gelip hatırı için içmemde ısrar etmeye başladığında çocuklara renkli ulusal giysilerini giydirmekle meşguldük. Başka zaman belki bu iyiliği ona yapardım ama çocuklarla meşgul olduğum için bu kez ona teşekkür edip içkiyi geri çevirdim. Ancak vazgeçmedi, bu kadar iyi bir genç olduğum için sunmakta ısrar etti. Defalarca ona teşekkür edip içki içemememin nedeni açıklasam da viski kadehiyle her yerde beni izlemeye devam etti. Tim aynı
Yüzü değişti. Kızarıp bana bakarak, “Tamam” dedi. “Çocuklara dans öğretilmesini istemiyoruz!”
“Biz” derken ne kastettiğini sormadım. “Bana ne yapacağımı söylemeye nasıl cüret ediyorsun?”
Bardağı sol eline geçirdi, sağ elimin bileğini kavrayarak, “Evet, cüret ediyorum ve edeceğim!” dedi.
Elimi ansızın yukarı kaldırdım, onu iterek gönderdim, uçarken kadehteki viski döküldü. Düşmedi ama dengesini yeniden sağlaymcaya kadar çok mücadele etti.
Jançeri Naşuts ne olduğunu fark etti, telaşla gelip yolunda gitmeyen bir şey olup olmadığım sordu. Yardıma geldiğini bildiğim için ona teşekkür ettim, her şeyin yolunda gittiğini söyledim.
Tim Nafış’in kendine gelmesi için biraz zaman gerekti, ben müzisyenlere doğru giderken durup bana baktı.
O gece yıllık para toplama balosu bittikten ve anne babalar çocuklarını evlerine götürdükten sonra Tim Nafış’in barda oturduğunu gördüm. Gidip yanına oturdum, kendisine daha önce söylediğimi iyi anlayıp anlamadığını sordum.
Bana bakmadan başını salladı.
“îyi!” dedim. “Yalnızca bir şey daha söyle. Diğerlerinin içinden neden beni seçtin?” Dans grubuna ders verilmesinde etkin olan diğer kişileri kast ediyordum.
“Çünkü” dedi, sonra tereddüt etti, bana baktı. “Çünkü senin diğerlerinin arkasında olduğunu biliyoruz.”
“‘Biz’ derken ne kastettiğin umurumda değil ama hiç kimsenin bana ne yapacağımı söylemesini istemiyorum. Anlaşıldı mı?”
Bana baktı, tekrar başını salladı.
“Öyleyse anlaşabiliriz, dost olabiliriz” dedim, içki sipariş ettim, bardağımı kaldırdım. “Dostluğumuza.”
Kadehini kaldırdı, kadeh tokuşturduk. Edik bize katıldığında İtalya’da birlikte geçirdiğimiz zamanı anarak biraz içmiştik.
Prof. Bruce Moody*yle Tamama
Ingiliz edebiyatı uzmanı ve ilginç bir adam olan Prof. Bruce Moody’yle, New York’ta İngiliz edebiyatı okuyup yazı yazma dersleri alırken tanıştım.
35Ö KADİR NATHO
Aslında 1960’lann başında aldığım kurgusal yazı derslerinden birinin öğ retmeniydi. Kompozisyonlarımızı eleştirirken o kadar katı ve acımasudı ki ilk iki hafta içinde bu derse yazılan yirmi beş öğrenciden ancak ycdis, kalmıştı. Doğal olarak öğrenciler farklı mesleklerden kadınlar ve erke|^. lerden oluşuyordu.
Bu öğrencilerden biri Birleşmiş Milletler’de çalışıyordu ve bu örgüt hakkında yazdığı bir kompozisyonu okudu. Öğrenci okurken Prof. Mo-ody’nin onun sözünü kabaca kestiğini hatırlıyorum. “Durun!” diye bağırdı. “Bu saçmalığı bana vermeyin! Bildiğiniz ve önemsediğiniz bir şeyi yazın. Yarın sabah aynanın önüne geçip nasıl tıraş olduğunuzla ilgili bir kompozisyon yazmanızı istiyorum bana, ayrıntılı!” Zavallıcık şok geçirdi, sıkıntıyla yerine oturdu. Sınıfa bir daha gelmeyenlerden biri de oydu.
Yazmamız için bize verdiği, uzunluğu bin sözcüğü geçmeyen ilk kompozisyonu da hatırlıyorum. Giriş cümlesi, “Arkama yaslanmış sigara içip yatarken” olacaktı.
“Arkama yaslanmış sigara içip yatarken” giriş cümlesiyle başlayan, İç Savaş a katılmak için Kafkasya’dan geldiğimi. Konfederasyon ordusunun generali Jackson’ı öldürdüğümü anlattığım, Amerika’daki İç Savaş’la ilgili bir parça yazdım. Sınıfta okuduğumda Prof Moody neden bunu yazdığımı sordu. “Sanırım, uygun bir soru” dedim.
Sağ kaşını kaldırarak bana baktı. Alaycı bir ses tonuyla, “Doğru soru ne olmalıydı. Bay Natho?” dedi.
Ona gülümsedim. “Prof Moody, konuya başlamamın, konuyu sunmamın ve bitirmemin ilginç, inandırıcı ve mantıklı olup olmadığını söyleyebilmenizi isterdim.”
“Bay Natho” dedi, “ağzınızı her açışınızda size güller sunmamı beklemeyin benden!”
“Şakşakçılık değil, yalnızca iyi ve yapıcı eleştiri bekliyorum” dedim. “Öyleyse şunu söyleyeyim. Bay Natho” dedi. “Seçtiğiniz konu roman için iyi. Başlangıcı çok ilginç ama İç Savaş’la ilgili daha çok açıklama ve tarihi olgu gerekiyor. Okur sizden General Jackson’ı neden öldürdüğünüz konusunda daha çok açıklama bekler.”
Ses tonunun ciddiliğinden etkilendim, öğüdüne teşekkür ettim. Roman yazabileceğimi çok ciddi düşünüyor gibiydi! Ona söylemedim ama roman yazmaya karar verirsem konusu kesinlikle Amerikan İç Savaşı olmayacaktı; yazmayı çok istediğim başka pek çok konu vardı, iyi bildiğim ve çok önemsediğim konular.
ÇERKESYA'DAN AMERİKA'YA 357
Prof. Bmce Moody’yle bu çatışmadan sonra roman yazma fikri kafamda dönüp durdu. Masum kurbanların sevgisinin ve yaşamının çevresinde inşa edilmiş savaş ve hükümetler konulu iyi bir roman olmalıydı. İyi satması için, dönemin modası olduğu üzere aşk ve cinsellikle de heyecan katılmalıydı. Dünyanın dört bir yanına dağılmış, anadillerini ve kültürlerini durmadan kaybeden, yok olmanın eşiğine gelen diasporadaki Çer-keslerin bilinçlerini canlandırmak için, bu kitaptan gelecek parayla daha çok edebiyat yapacaktım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder